Not: Sitemizde Zafer Acar’ın Yevgeni Zamyatin-“Biz”, Aldous Huxley-“Cesur Yeni Dünya”, George Orwell-“1984” romanları üzerine yazdığı son kitabını nispeten uzun bölümler halinde yayımlayacağız. Kaynakça, yazı serisi sonunda verilecektir.
“Bir şeyin iyi olmadığını söylemek kötü değildir, bu nedenle de eleştirileri kızgınlıkla değil hoşgörüyle kabul edersek durumu düzeltebiliriz.” (Platon, “Yasalar”)
“İyiler bir çeşittir, kötüler ise çeşit çeşit.” (Aristoteles, “Nikomakhos’a Etik”)
“Gerçekten tirana yaklaşmak, özgürlükten biraz daha uzaklaşmak ve (söz gelişi) kulluğa dört elle sarılmaktan başka bir şey olabilir mi?” (Etienne de La Boétie, “Gönüllü Kulluk Üzerine Söylev”)
“Yönetimler genel olarak ya güçsüzlükten ya da zorbalıktan yıkılır. Birinci durumda gücü ellerinde tutamazlar; ikinci durumda güç ellerinden zorla alınır.” (Tocqueville, “Amerika’da Demokrasi Üzerine”)
KOZMOSTAN KAOSA: TANRI, İNSAN VE DEVLET

Kadim bir meseledir devlet. Son derece karanlık, bilhassa kökeni hakkında konuşurken spekülasyonlardan öte gidemiyoruz. Kökeni tam bilememek ise büyük bir eksik. Bu eksiklik ister istemez mistik bir durum yaratıyor. Mitoloji diyoruz, Sümerler, Eski Mısır diyoruz, kimi dinî anlatı-yasa kalıntılarına bakarak devletle ilgili yorumlar yapıyoruz, Eski Ahit’ten yararlanalım diyoruz, tahrif edildiği için güven vermiyor o da. Yine ister istemez insanlık birikiminin -daha ziyâde telif eserlerden bahsediyorum- geriye doğru erişilebilir, son halkası Antik Yunan’da soluğu alıyoruz. Saf değildir bu son halka, birçok medeniyetin katkısıyla oluşmuştur. Böylesine mühim ve büyük bir bakiyeyi hafızasına alan Antik Yunan’ı doğru anlamak için doğrudan metinlerle irtibat kurmak gerekiyor. İkincil kaynakları okumakla ancak yorumun yorumuna ulaşabiliriz. Böylesi bir durumda Antik Yunan’a kimin nereden baktığı önem kazanıyor. İkincil kaynaklar önemsizdir demiyoruz elbet, manipüle edilmemek adına birincil kaynaklardan sonra okunmalıdır. Bilhassa pragmatik aklı işleten modern düşünürlere eleştirel yaklaşmamız elzem, güvenmiyor muyum, evet, pek güvendiğim söylenemez.
Neden karanlık bir meseledir devlet, çünkü tarih boyunca devlet ya da medeniyetlerin pek çok farklı başlangıçları, gelişim aşamaları ve kimi zaman doğal kimi zaman trajik sonları olmuştur. Adları bile unutulmuştur çoğu kez. Bu yüzden tarih öncesi, kullanılan maddeye göre taş devri, maden devri diye dönemlere ayırılmıştır. Yani binlerce yıllık kendi tarihimiz hakkında kısıtlı bir bilgiye sahibiz, insanoğlu unutkandır çünkü –”1984” romanı bunu vurgular biraz da-. Yıkmak, yakmak ve yok etmek bir unutma-unutturma şeklidir. “Ve gerçek şu ki, biz Adem’e önceden buyruğumuzu ulaştırmıştık; ne var ki o bunu unuttu; o’nu, yaratılışındaki amaçta azimli ve gayretli bulmadık.” (Tâhâ Suresi, 115). Üstelik Tanrısal akıl konumuna yükseltilen bilim, materyalizmin o şımarık çocuğu hâlâ alzaymıra çare bulabilmiş değil. Birçok düşünür gibi Eflatun da kimi açılardan Aydınlanmacıların kutsal kitabı sayılabilecek “Yasalar”da insanlık tarihi üzerine kafa yormuş. Ona göre tufanlar -Nuh Tufan’ı bir prototiptir-, depremler, salgınlar ve benzeri toplumsal felaketler insanlığın neredeyse tamamını, medeniyetleri, sanatları ve tüm araç gereçleri defalarca yok etmiş, geride kalan çok az sayıda insan yeniden bir inşa sürecine girişmiştir. “Tufandan sonrası şöyleydi: Müthiş bir sessizlik içinde sessiz topraklarda biraz büyükbaş hayvan dışında tüm hayvanlar ölmüş, belki biraz öküz ve keçi yaşıyordu ama o kadar. Bir de bunların çobanları hayatta kalmıştı. Üzerinde durduğumuz kentler ve siyasal düzen konusunda ise en ufak bir iz bile kalmamıştır diyebiliriz. Yani bugünkü kentler, siyasi yapı, sanatlar, yasalar ve çeşitli erdemler ve kötülükler buradan sonraki koşullardan çıktı.” (Platon, 2023: 91-2). Eflatun, o günkü bilgiye göre döngüsel tarih felsefesi çerçevesinde konuşuyor tabii.
Antik Yunan deneyimi, bilhassa günümüz devletleri-demokrasileri açısından mühim. Meselâ şehir devletleri, filozoflar için çok yönlü bir laboratuvara dönüşmüş. Şehir devletlerinin kendi aralarındaki çekişmeleri, savaşları veya toplumsal yapı ve yasaları büyük bir imkân. Dolayısıyla devlet üzerine düşünülmüş -ötekinden daha iyi, daha güçlü nasıl olabiliriz vs.-, birçok teorik kitap yazılmış. Yunanistan tek bir devlet egemenliğinde olsaydı devletle ilgili belki de bu kadar fazla kitap yazılmayacaktı. Peygamberler gibi filozoflar da daha ziyâde zor zamanlarda ortaya çıkmış ve konuşmuşlardır. Kulağın söze ihtiyaç duyması gerekir. Bizim de özgürlük uğruna parçalanan doğamız Antik Yunan’dan -bilhassa Sokratik Dönem’den bahsediyorum- pek farklı değil: Fransız Devrimi sonrası dağılan imparatorluklar, kurulan onlarca ulus devleti, sosyalist ve İslâmî devrimler, darbeler, teknolojik gelişmeler -ilerleme anlamında değil-, kapitalizm, sömürgecilik faaliyetleri, iki dünya savaşı, işgaller, soykırımlar vb. tam bir kaos, tam bir laboratuvar.
Antik Yunan metinleri, Antik Yunan’la sınırlı değildir, bizi, etkisinde kaldıkları kadim Mısır’a da ulaştırır: “-Mısır’daki yasalar nasıl? -Anlatılması bile harika. Şimdi konuştuğumuz konuyu, yani gençlerin çalışmalarında güzel resimler ve ezgiler uygulamaları gerektiğini çok eskiden bu yana bildiklerini anlıyoruz. Bu konuları açıklayıcı bir şekilde tapınaklara asmışlar… Baktığın zaman on bin yıllık -evet ne söylediğimin farkındayım- resim ya da heykeller olduğunu görürsünüz.” (Platon, 2023: 63). MÖ V. ve IV. yüzyıllarda Yunanlar, Mısır’ı âdeta kadim bilgeliğin ana vatanı olarak görüyordu. Özellikle geometri, matematik, astronomi, takvim, rahiplik eğitimi ve çeşitli dinî ritüeller konusunda Mısır’ın sahip olduğu birikime büyük bir saygı duyuyorlardı. İki coğrafya arasındaki insan hareketliliği de oldukça yoğundu. Yunan tüccarlar, askerler ve düşünürler sık sık Mısır’a seyahat ediyor, oradaki bilgiyi ve yaşamı gözlemliyorlardı. Bu yakın temas, Mısır’ın zengin bilgi mirasının Yunan dünyasına nüfuz etmesini sağlamıştı. Başka milletlerle de mühim ilişkiler kurmuştu Yunanlar, dinamik bir yapıya sahiplerdi. Dağlık coğrafya yüzünden kent devletleri şeklinde örgütlenmişlerse de deniz ticareti ve kolonileşmeyle Akdeniz ve Karadeniz’e yayılmış, farklı kültürleri tanımışlardı -para en etkili iletişim aracı olmuştur hep, maddî ihtiyaçlar birinciliği kaptırmaz kimseye-. MÖ VI. ve V. yüzyıllarda Yunan dünyası ile İran-Pers kültürü arasında da temaslar kurulmuştu -kültür: insan, toplum felsefesi-. Özellikle Yunan düşünürlerin merkezlerine aldıkları ruh, kozmos, karşıtlık ve değişmez ilke gibi felsefî meselelerde Zerdüştlük etkisi olup olmadığı tartışılmıştır -bu tartışmada Mısır ve Mezopotamya gelenekleri dışlanmamıştır tabii-. Bilindiği üzere kutsal kitaba sahip Zerdüştler tek Tanrı’ya inanırlar. Eflatun’un öncüleri Pisagor(cular), Herakleitos, Parmenides ve Sokrates gibi Yunan filozoflarında Zerdüştlük etkileri hissedilmektedir.
Pisagorculuktaki ve Eflatun’daki ruhun ölümsüzlüğü-arınması ve görünmeyen düzen anlayışı, Zerdüştlükteki kozmos ve ölüm sonrası ruh yolculuğu düşüncesiyle bazı benzerlikler taşır; ancak Zerdüştlük, ruh göçünü değil, ölüm sonrası yargıyı ve nihai dirilişi esas alır. Eflatun ise, cehennem gibi bir caydırıcı unsur olarak düşünür ruh göçünü -kimden etkilendiği tartışmalı-: “Bir insan babasını öldürdüyse bir süre sonra kendi oğulları tarafından öldürülecektir, annesini öldürdüyse dünyaya bu kez kadın olarak gelecek ve kendi doğurduğu çocukları tarafından öldürülecektir. Kirlenen kan başka şekilde temizlenmez.” (2023, 344). Herakleitos, evrenin özü olarak ateşi görür, her şeyi yöneten “logos”tan (akıl-yasa) ve karşıtların birliğinden bahseder, bunlar, Zerdüştlükteki kutsal ateş ve iyi “Ahura Mazda” ile kötü “Angra Mainyu” mücadelesi fikirleriyle benzeşir. Parmenides’in ise her türlü değişimi reddeden ezelî, ebedî ve bölünmez tek bir “Varlık” anlayışı, Zerdüştlükte yer alan mutlak ve değişmez ilke düşüncesini hatırlatır. Sokratik değişmez İyi -Tanrı-, erdem ve hakikat arayışını da muhtemel bu etkileşim ağına ekleyebiliriz.
Hiç şüphesiz Tanrı bilgisi kadar önemsenmiştir devlet bilgisi de. Tanrı ve devlet üzerine düşünmek, birçok uygarlıkta eş zamanlı bir süreçtir, çünkü hayatın hemen her alanına müdahale edebilen kudret sahibi bir yapı -devlet- görmezden gelinemezdi. Meselâ Eflatun “Yasalar” kitabını Tanrı’yla açar, kitabın ilk cümlesi-diyaloğu ve sonrasındaki birkaç cümle şöyle: “-Ülkenizde yasal düzenlemelerinizi tanrıya mı yoksa bir insana mı ithaf edersiniz? -Doğrusu bir tanrıdır… İyi şeyler insani ve tanrısal olanlar olarak ikiye ayrılırlar. İnsani iyiler tanrısal iyilere bağlıdır, kent tanrısal olanları aldığında insani olanları da alacaktır. Almazsa ikisini de alamaz… Tanrısal iyiler insani iyilerden önemlidir ve yasa koyucu da buna göre hareket etmelidir… Mutlu olmak isteyen insanlar tanrısal yasaya bağlanırlar ve alçakgönüllü bir şekilde onun peşinden giderler… Yasalar tanrı sözlerine karşı olmayacaktır.” (2023, 21-30-145-342). Tanrı, Tanrı, Tanrı… Money, Money, Money değil yani. Eflatun bilir, Tanrı’ya dayanmayan sözleri halk pek umursamaz, dolayısıyla “Yasalar” kitabını ilhamla yazdığını belirtir, halka fayda amaçlı yalan söylenebilir tabii -soylu yalan-: “Şafaktan bu yana yaptığımız konuşmalar bana göre tanrısal bir esinle yapıldı ve sanki edebi bir eser gibi oldu.” (2023, 264) -”Yasalar”ın şiir gibi olmasıyla övünüyor Eflatun, hâlbuki şiire eleştirel yaklaşmıştır çoğu zaman-. Acaba yalancı peygamberler, sahte Mesihler, insan üstü izlenimi yaratan tarikat liderleri Eflatun’un soylu yalanına mı baş vurmuşlardı: “Zor olan şey yasa değişikliğine insanları ikna etmek, bunu yapması kolay olan tanrıydı ve emirler kendisinden gelseydi.” (2023, 295). Sonra bu zorluğu aşmanın yolunu da açar Eflatun: “Yasaya göre bir kutsallık kazandıracağız.” (2023, 300). Açılan aydınlık bir yol değil, karanlık dehlizlerle dolu gizli bir tüneldir âdeta. Kim Aydınlanmacı da Tanrı’ya dayanmayan yasaları halka kabul ettirmenin zorluğu üzerine durmuşlardı. İnsan bu, illa ki bir çözüm bulur: Yasaları, kutsama görevi Tanrı’dan alınıp halka devredildi: Halkın Sesi, Hak’kın Sesidir. Müthiş. “Şahsen, yönetim konusunda halkın çoğunluğu her şeyi yapma hakkına sahiptir, şeklindeki anlayışı kâfirce ve nefretlik addediyorum. Fakat yine de çoğunluğun iradesini bütün güçlerin kaynağı olarak görüyorum. Acaba kendimle mi çelişiyorum?” (Tocqueville, 2026: 367) – Boétie’ye göre çelişmiyor-. Gelinen nokta ise son derece ironik: Yasaları en çok da yasa koyucular ihlal etmekte -burada da tekrarlayalım: sahte, yani araçsal olmaktan kurtulmak istiyorsa sanat, bilhassa sanatların atası şiir, yasa koyucu metafizik özüne, Söz’e dönmek zorunda, o zaman devlet kurup yıkabilir-. Belki de sırf pragmatik, araçsal akıl yüzünden her şeyin başına, insan yerine Tanrı’yı koydu kadim dünya. Öyle ki devleti Tanrı -Firavun- yönetmekteydi. Genel olarak devlet ve siyasal otorite ilahî bir temele dayandırılıyordu. Mücadele de bu minvalde gerçekleşiyordu. Meselâ Firavun ile Musa’nın kavgası, Tanrı devleti ile peygamber devleti kavgasıdır esasında. Kavga, bin yıllarca sürmüş, sonunda peygamber devleti kazanmıştır. Bugün dünyanın yarıdan fazlası Hıristiyan ve Müslüman’dır, ayrıca kendini Tanrı ilan eden herhangi bir lider de bulunmamakta. Tersten bakacak olursak inanmayanlara göre peygamberler birer şairdi -müşrikler peygamber efendimiz için böyle bir ithamda bulunmuşlardı-, dolayısıyla peygamber değil, şair devletlerinden bahsedilebilirdi. Kutsal kitaplar son derece ahenkli ve ritmiktir üstelik, Davut ve Süleyman son derece şiirsel konuşmuşlardır. Bu bakıştan yola çıkacak olursak şairler büyük medeniyetler kurmuştur, sonucuna varmak mümkün. Meselâ Osmanlı’da da şair padişahlar etkili olmuştur. Fatih Sultan Mehmet (Avnî), Yavuz Sultan Selim (Selîmî), Kanuni Sultan Süleyman (Muhubbî) gibi padişahlar divan sahibiydiler. Mühimdir şiir dili, çünkü kadim dünyada ilham ile vahiy kardeş görülmüştür. Zaten vahiy kelimesi ilham, içe doğma Tanrı tarafından iletilen mesaj anlamlarına gelmekte. Konumları gereği padişahlar böylesi bir bağdan mahrum kalmak istememişlerdir. Osmanlı padişahları Doğulu şiirden -söz, soyut- Batılı resme -göz, somut- yönelip teorik olanla arasına mesafe koydukça zayıfladı devlet. En son İslam, şiir-söz medeniyeti armağan etmiştir insanlığa. Biraz da şiir-söz geri çekildiği için dünya bu durumda.
Tarihin bilinen ilk devletlerinde din, devletten ayrı bir kurum değildi, otoritenin ta kendisiydi. Hiç şüphesiz meşruiyetini direkt Tanrı’dan alırdı siyasî güç. Hukuku, ekonomiyi, toplumsal hiyerarşiyi şekillendiren kurucu unsur konumundaydı din. Seküler bir devlet aklı henüz var olmadığı için siyasî otorite ile dinî otorite iç içe geçmişti. Antik Mısır’da firavun; Güneş tanrısı Ra’nın oğlu, Horus’un yeryüzündeki tecellisi, yani canlı kanlı bir tanrıydı. Bu inanç, firavunun emirlerini tartışmasız birer dinî dogma hâline getiriyor, ülkedeki tüm toprakları ve insanları tanrısal bir mülke dönüştürüyordu. İstisnaları saymazsak Sümer şehir devletlerinde ise krallar kendilerini Tanrı’nın yeryüzündeki vekili ve başrahibi olarak konumlandırmışlardı -İslâm geleneğinde de benzeri bir durum söz konusu: zıllullâh-i fi’l-arz-. Buradaki kral, Tanrı’nın adaletini yeryüzünde uygulamakla görevli mutlak bir hizmetkardı ve yeryüzündeki canlılara değil gökyüzüne borçluydu. Tabii böyle kalmadı, tahrif her alanda at koşturur çünkü. “Krallarla ilgili tüm ilkeler şu iki öğütle sarmalanır: Hatırla ki, sen bir insansın ve Hatırla ki, sen bir Tanrı ya da Tanrı’nın bir vekilisin.” (Bacon, 2024: 91). XVI. yüzyıl sonlarında ya da XVII. yüzyıl başlarında kurulmuştur bu cümleler. Kadim dünyadan kalma krala, yani devlet liderine bakış öyle birdenbire sönümlenmemiş, mistik izlerini günümüze dek taşımıştır. Tanrı suretinde yaratılmak da benzeri anlayışın devamı. “İnsanlar sadakatle bağlı oldukları tanrıyı elinden geldiğince onurlandırmaya ve ona benzemeye çalışırlar.” (Platon, 2025: 34)-. Ancak Tanrı’nın adaletinden çok, kudreti devreye girmiştir tarih boyunca, adalete göre güç-şiddet daha kolay uygulanır çünkü, daha pratik ve daha az maliyetli. “Bütün siyasal yapılar şiddet kullanır, ama bunu diğer siyasal örgütlere karşı kullanma ya da kullanma tehdidinde bulunma biçim ve dereceleri bakımından ayrılırlar.” (Max Weber, 2021: 183) -muhtemelen dinleri de siyasal yapı içerisine dâhil ediyordu Weber-. Devlet, Tanrı gibi şiddeti meşru bir şekilde kullanabilir, nasıl ki Tanrı, doğa ile insanı cezalandırmışsa devlet de cezalandırır. Devlet bu! Birden şimşek gibi çakabilir kara başına, sel suyu olup evini basabilir, tufana dönüşerek şehrini yok edebilir, depremden çok daha fena nükleer füzelerle ülkeni viraneye çevirebilir. Günümüz modern-pragmatik devletleri, korkunçtur en zalim Yunan tanrısından bile, ahlâksızdır çünkü. “Mutlak kudret bana kendi içinde kötü ve tehlikeli bir şey gibi gözüküyor. Böyle bir kudreti doğru şekilde uygulamak, her kim olursa olsun, bütün insanların gücünü aşan bir şeydir. Bana göre sadece Tanrı tehlikesizce mutlak kudrete sahip olabilir.” (Tocqueville, 2026, 369). Halbuki mutlak gücün değil, mutlak adaletin peşinde olmalıdır devlet, bunu başarmak için mutlak güce ihtiyaç yok. “Adalet kurdun hakkını da savunmayı gerektirir.” (Platon, 2025: 42). Hz. Ömer’e atfedilen şu sözün uç örneğidir bu: “Fırat kıyısında bir koyun (veya bir kuzu) kaybolsa, korkarım ki Allah bunun hesabını Ömer’den sorar.” Ama ne yazık ki adil diye sunulmuştur çoğu zaman adi olan.
Tanrı vekili kral anlayışı, devletin ekonomik modelini de belirliyordu. Sümerlerde devlet ekonomisi “Ziggurat” adı verilen mabetler etrafında organize edilmişti. Zigguratlar; tahıl ambarı, vergi dairesi ve okul olarak da kullanılıyordu. Halk, ürettiği mahsulün “Tanrı hakkı” kısmını bu tapınaklara getirmek zorundaydı -Tevrat’ta da benzeri uygulamalar vardır-. Rahipler bu ürünleri kaydeder, depolar ve topluma ihtiyacı oranında dağıtırdı. Hatta çivi yazısı, tapınaklara giren ve çıkan malları kayıt altına alma ihtiyacından doğmuştur. Yani büyük ölçüde din adamlarıdır yazının mucidi. İlk yazılı kanunlar da genel anlamda tanrılardan alınan emirler olarak topluma sunulmuştu. Babil Kralı Hammurabi, kanunlarını ilan ettiği dikilitaşın en üstüne, adalet tanrısı Şamaş’tan yasaları ve hükümdarlık asasını alma anını tasvir ettirmişti. Temel amaç -Eflatun…ve kimi Aydınlanmacıya göre-, yasalara karşı çıkmayı doğrudan Tanrı’ya isyan etmekle eş değer kılmak ve itaati sarsılmaz bir zemine oturtmaktı. Sonrası malûm: Yahudilik, Hıristiyanlık, İslâmiyet.
Aydınlanmacılar tarafından seküler ya da laik dünya prototipiymiş gibi sunuldu Antik Yunan. Batı dünyası, özellikle Aydınlanma döneminde kilisenin hurafelere dayalı dogmatik baskısından kurtulmaya çalışırken dine dayanmayan akılcı bir felsefe ve yönetim modeli arayışına girdi ve gözünü Antik Yunan’a dikti, Hristiyanlık öncesini ne kadar dinden uzak gösterebilirse kilise karşıtı tezini de o kadar güçlü bir tarihsel zemine oturtacaktı. Bu girişimin yanlışlığına değinmiş, uyarılarda bulunmuştu Tocqueville: “Din; onların göklere çıkardığı cumhuriyet, özellikle de demokratik cumhuriyetler açısından saldırdıkları monarşiye kıyasla çok daha elzemdir. Siyasi bağ gevşerken manevi bağ sıkılaşmadığı takdirde toplum mahvolmaktan nasıl kurtulabilir? Kendi kendisinin efendisi olan, fakat Tanrı’ya itaat etmeyen bir halk neye yarar?” (2026, 425). Demokratik çağın bireyciliğini ise dinî metinlerin reddedilmesi eğilimi olarak tanımlamıştı Tocqueville. Aristokratik kurallar parçalanmıştı, meselâ baba otoritesi zayıflamıştı -büyük mülkiyetlerin bölüşülüp küçültülmesi bu parçalanmanın somut örneğidir-. “Demokratik toplumun belirleyici özelliği atomizmdir.” (-Siyaset Felsefesi Tarihi-, 2022: 790). Yani toplum; görece eşit, özgür bireylere ayrışır ve geleneksel bütünlüğünü kaybeder. Zihinsel bütünlük de parçalanmadan payına düşeni alır. Nefret çağındayız çünkü, sevginin birleştirici gücü kaybolmuştur -Empedokles’e gönderme var burada-. Modern insan demokrasi -devlet- denilen çoklu kişilik bozukluğunun içine düşmüştür. “Tek bir bölünme iki tarafa da rekabet gücü katarken, çok bölünme tanrıtanımazlığa götürür.” (Bacon, 2024: 75). Tüme varamayan -Tanrı’dır en tüm-, genelleme yapma yeteneğinden yoksun, ham aklın temsilcisi atmoizm ile uzmanlaşma arasında benzerlik olduğu ortada. Ayrıca din, ahlâk ve mülkiyete karşı 1789’da patlak veren şiddetli başkaldırının kısa süreli bir tepkiden ibaret olduğunu, ona demokrasi çağının daimi bir eğilimi gözüyle bakmamak gerektiğini vurgular Tocqueville. Bütün bu olumsuz kanaatlere rağmen demokrasi bugünkü çarpık şeklini aldı. “O Batı dünyası ki, artık insanlığa verecek hiçbir ‘değer sistemi’ kalmamıştır. Daha doğrusu, uyguladığı ‘demokratik düzen’ iflasla yüz yüze geldikten sonra öz varlığını devam ettirmeye kendini bile ikna edecek bir şeyi kalmamıştır.” (Seyyid Kutub, 1980: 3). Batı’yı az çok tecrübe eden her samimi düşünür bu ve benzeri şeyleri dile getirmiştir.
Manipülasyonu görmek, dahası Antik Yunan dindarlığını anlamak için azıcık Homeros, Hesiodos okumak yeterli. Özellikle de Atina’da, kadim dünyanın genelinde olduğu gibi din ve siyaset birbirini tamamlayan iki unsurdu. Yunanlar din ile devlet işlerini kesin çizgilerle ayırmamışlardı. Halk meclisi toplantıları, mahkeme süreçleri, savaş kararları ve devlet törenleri öyle kuru kuruya değil her daim dualar, kurbanlar ve kehanetlerle birlikte yürütülürdü. Devletin koruyucu tanrıları bulunur ve büyük dinî bayramlar kamu bütçesinden karşılanırdı. Asıl siyasî otorite hiçbir zaman rahiplerin elinde olmamıştı, zaten böyle bir sınıf da yoktu. Rahip yetiştiren herhangi bir okula ihtiyaç duyulmamıştı, çünkü halk genel olarak dindardı. Rahipler, mümkün mertebe kurayla belirlenirdi. Neden kura, çünkü “Tanrının istediği ve kadere bağlı olan bir yönetimdir kura.” (Platon, 2023: 110). Din, siyasî meşruiyet ve toplumsal düzen açısından hayati bir öneme sahipti. “Spartalılar, sadece tanrısal soydan gelen ve bir tanrının sözleriyle yasaları yapan kişilerin dışında hiç kimseye zengin, fakir, hangi soydan geldiğine bakmaksızın, hatta krallara ve herhangi bir şahsa ayrıcalık vermiyor.” (Platon, 2023: 118). Kökeni Apollon’a dayandırılan Sparta yasaları ile kaynağı Zeus’a dayandırılan Girit yasaları arasında benzerlik bulunmaktaydı. Tanrılara saygısızlık etmek, devlete karşı işlenmiş siyasî bir suç olarak da kabul edilirdi. Bunun en somut ve trajik örneği, Sokrates’in gençleri yoldan çıkarmak ve tanrılara inanmamakla suçlanarak idama mahkûm edilmesidir -asıl öldürülme nedenini, demokrasi karşıtlığıyla ilişkilendirenler da bulunmakta-. “Sokrates, topluluğunun ve ülkesinin en kutsal, en köklü düşüncelerini daimon’un (kişileşmiş tanrılar dışında kalan, tanrısal etkinlikleri olan güç) eleştirisinden ya da Platon’un dediği gibi, diyalektik düşüncenin eleştirisinden geçirdiği için öldü… Yunan’ın kutsal geleneğini, Atina’nın hayat tarzını sarsmış ve böylece çok farklı bireysel ve toplumsal hayat biçimlerine zemin hazırlamıştı. Evrensel kavrayış anlamında aklın, inançları belirlemesi, insanla insan ve doğayla insan arasındaki ilişkileri düzenlemesi gerektiğini düşünüyordu.” (Max Horkheimer, 2016: 64) -Evrensel kavrayış anlamındaki akılla Tanrısal akıl ima edilmekte-. Bu tarz yargılamaların Sokrates’ten öncesi de var tabii: Anaksagoras, Güneş’in tanrı değil, kızgın bir taş kütlesi, Ay’ın ise topraksı bir cisim olduğunu savunduğu için dinsizlik suçlamasıyla yargılanmış ve Atina’dan sürülmüştü -hapishane olmadığı için sürgüne başvurulmuş daha ziyâde-. Protagoras’ın şu ifadesi de dinsizlik suçlaması ve sürgünlükle sonuçlanmıştı: “Tanrılar hakkında, ne var olduklarını ne de var olmadıklarını bilebilirim, çünkü bunu bilmeme engel olan birçok şey vardır: konunun belirsizliği ve insan yaşamının kısalığı.” Böyle konuşmak kolay değildir, hayvanların ve cansız nesnelerin bile yargılandığı bir ortamda, hemencecik cezalandırılırsın, mahkemeler çabucak sonuçlanır. Dinî inanış öyle bir boyuttaydı ki Antik Yunan’da ölüme yol açan hayvanlar ve cansız nesneler de hâkim karşısına çıkarılırdı. Cinayetin getirdiği ruhsal kirlenme -miasma- tüm toplumu tehdit eden bir uğursuzluk olarak görüldüğü için arınma süreci hukukî adımlarla dinî ritüelleri birleştiren bütüncül bir sistem şeklinde işlerdi. Ölüme sebebiyet veren hayvanlar veya cansız nesneler de yargılanıp şehir dışına sürgün edilirdi. Böylece günah-kirlilik uzaklaştırılmış olur. Kurbanlar, kutsal su ritüelleri ve kehanet merkezlerinin rehberliğiyle de manevî temizlik sağlanırdı. Bu mesele Eflatun’un “Yasalar”ına da madde olarak girmiştir: “Cinayet işleyen hayvan öldürülüp sınır dışına çıkarılacak. Tanrının gönderdiği yıldırım ya da başka bir nesne dışında bir nesnenin düşmesiyle ölüm gerçekleşirse ölünün en yakın akrabası ve komşusu konuyu inceleyecekler, komşu kendisini ve akrabaları arındıracak ve ardından da hayvan örneğindeki gibi ölüme yol açan nesne sınırların dışına bırakılacak.” (2023, 346). Orta Çağ Avrupa’sında ise bu durum hukukî bir boyut kazanmıştı. Cinayet işleyen domuz veya boğa gibi hayvanlara kıyafet giydirilip avukat atanmış ve mahkeme sonrasında idam cezası verilmişti, dahası ürünleri yiyen fare ve çekirge gibi haşereler kilise mahkemelerince aforoz edilmişti.
Eflatun ve Aristo da düşünme pratiklerinde dine ayrıcalıklı yer vermişlerdir. Eflatun’a göre din, hem kozmosu açıklamada hem de toplumsal istikrarı sağlamada hayati bir rol oynar. Mutlak iyi ve adil olan tanrılar, kötülüğün kaynağı olamayacakları gibi insanları aldatmaz ve haksızlık da yapmazlar. Bu doğrultuda Eflatun, tanrıları ahlâksız, kıskanç veya rüşvetle karar değiştiren varlıklar gibi resmeden geleneksel mitleri -Homeros ve Hesiodos metinleri meselâ- sert bir şekilde eleştirir. Gerçek dindarlığın körü körüne yerine getirilen ritüellerden ziyâde, akla uygun ve erdemli bir yaşam sürmek olduğuna inanır. Bireysel ahlâkı destekleyen bu inanç yapısı, toplumsal düzeni sağlar ve yasalara bağlılığı güçlendirir. Eflatun, özellikle geç dönem eseri “Yasalar”da dini, devletin devamlılığını sağlayan temel bir unsur olarak görür. Tanrıların var olduğunu, adil olduğunu ve evrenle doğrudan ilgilendiğini savunur, aksini iddia etmeyi, tanrıları kandırılabilir varlıklar olarak resmetmeyi, toplumsal düzeni bozan tehlikeli bir dinsizlik olarak görür. Dinin bireysel inisiyatiflere bırakılmayıp devlet gözetiminde yürütülmesi gerektiğini belirtir: “Devleti yönetme sanatında önemli olanın halkın bütününün iyiliği ile ilgilenmek olduğunu, bireysel çıkarların geride kalacağını bilmek gerekir.” (Platon, 2023: 347). Ortak ibadet ve törenlerin vatandaşlar arasındaki birlik ve itaat duygusunu pekiştirdiğini vurgular Eflatun, “Yasalar”ın sonunda türlü örneklerle çürütmeye çalıştığı ateizmi ise ceza konusu olarak görür. Eflatun ve Aristo gibi düşünürler, Tanrı üzerine düşünürken entelektüel bir tatmin peşinde değillerdi, yanlış dinî inanışla, dinsizlikle mücadele ediyorlardı. Biraz da teolojik düşünceyi inkârcılar tetiklemişti.
Kimi açılardan Eflatun’a katılmaz Aristo, evrenin en yüksek ilkesi olarak “hareketsiz hareket ettirici”yi kabul eder. Bu Tanrı, evreni doğrudan yönetmez, tüm varlıkların yöneldiği mükemmel ve değişmez ilkedir. Onun Tanrı anlayışı, geleneksel dinden çok, felsefî akıl yürütmeye dayanır. Ahlâkı da insan aklı ve erdemli yaşam anlayışıyla ilişkilendirir. Bu fazla akılcı teolojide Tanrı, dünyayı yoktan var etmediği gibi insanı ödüllendiren ya da cezalandıran ahlâkî bir varlık da değildir -Parmenides’ten Spinoza’ya birçok düşünürde bu yaklaşımı görürüz-. Evrendeki tüm hareket, her varlığın nihai kusursuzluğa -Tanrı’ya- yönelmesi ve kendi potansiyelini gerçekleştirme eğilimiyle açıklanır -Farabi’yi, İbn Sina ve İbn Rüşt’ü de hatırlayalım-. Ayrıca Eflatun’da olduğu gibi Aristo’da da din; toplumsal ve siyasal düzeyde ortak inanç ve ritüeller, devletin istikrarını, vatandaşlar arasındaki bağı ve siyasal düzeni destekleyen bir işleve sahiptir. Hıristiyanlık biraz da böylesi bir zemin üzerinde yükselmişti. “Sokrates’in daimon’u belki öteki tanrılardan daha ruhsal bir tanrıydı, ama daha az gerçek değildi. Daimon adı, yaşayan bir gücü belirtiyordu. Platon’un felsefesinde, Sokrates’teki sezgi (görüleme) gücü ya da vicdan, bireysel öznenin içindeki bu yeni tanrı, Yunan mitolojisindeki rakiplerini tahttan indirmiş, en azından dönüşüme uğratmıştır. Tanrılar, idealara dönüşmüştür artık.” (2016, 65). Daimon’ın -bir nevi kutsal ruh-, insandaki Tanrı özü bir ruha dönüştüğünü ima ediyor Horkheimer, haksız sayılmaz, Hıristiyanlık Antik Yunan’dan çok şey almış bir felsefe dinidir aynı zamanda. Gerçi din ile felsefenin ayrışması -hâlâ tam ayrışmış değil tabii- laik aklın her yana sirayet etmesi, egemen olma arzusu ile ilgili ve pek yeni.
Ayrıca hareket halindeki bir şeyi tanımlamak kolay değildir, hem geçmişi hem geleceği içinde taşıyan şimdi gibi bir yapı hakkında konuşmak ise daha da zor. Değişmeye devam etti devlet, bazen topluma ayak uydurdu, bazense toplumu kendine uydurdu, ama hiç yok olmadı. İnsan merkezci düşünmeyelim, devlet için toplum şart değil, tek başına insan da doğaya karşı mücadele edip krallığını ilan edebilir, mülkünü çitle çevirebilir -halkı vahşi doğa olarak görür hemen her egemen-, meselâ “Robinson Crusoe” -ironik ama böyle-, dolayısıyla insan ve devlet aynı anda var olmuştur diyebiliriz, ama biliyoruz, toplumu gerektirir bugünkü anlamda bir devlet, bunu reddetmiyoruz. “Gerçek toplumun toplum olabilmesi için dayandığı iki faktör vardır: İlki tam bir devlet teşkili ve yönetim biçimi; ikincisi de sözleşmelerin yerine getirilmesidir.” (Locke, 2020: 24). Tanrısal anlamlarla donatıldığı zamanlarda bile pragmatik olmaktan, halk yararına (!) türlü hilelere başvurmaktan, yer yer baskı uygulamaktan geri durmadı devlet. Güç ondaydı çünkü. Kimdi peki devlet: tek kelimeyle seçkinlerdi -doğa karşısında seçkin değil miydi insan-. İktidara kim gelirse gelsin er geç seçkinleşir, kadim bir yasadır bu.
Yine Eflatun diyeceğiz, Strauss gibi düşünürlerin aksine Sokrates demeyeceğiz, çünkü Sokrates, yazarın -Eflatun oluyor bu- insafına kalmış, eğilip bükülen bir karakterdir. Sokrates’i bir üstat olarak görüyordu elbet genç Eflatun, ancak sonrasında hiç şüphesiz bir şahsiyet kazanmış, onlarca eser kaleme almıştır. “Platon’un bize hiçbir zaman kendi adına seslenmediğini söylememiz gerekir, çünkü diyaloglarında yalnızca karakterler konuşmaktadır. Bu nedenle, doğrudan Platon’a ait bir öğretimden söz etmenin mümkün olmadığı açıktır.” (2022, 53). Bu açıklığı ise son derece sıradan akıl yürütmeleriyle ispatlamaya çalışıyor Strauss, yok Eflatun’un gerçek anlamda felsefe öğretimi hususunda derin şüpheleri olabilirmiş, yok bilgisizliğin bilgisine inanma ihtimali söz konusuymuş vs. Hayatını felsefeye vakfetmiş, okul kurmuş, ekol olmuş bir filozof için bunları söylüyor. A. N. Whitehead ne demişti -mealen-“bütün Batı felsefesi tarihi, Platon’a düşülmüş dipnotlardan ibarettir,” diğer felsefeler de bu belirlemenin dışında tutulamaz, çünkü bir geleneği, yani Antik Yunan’ı temsil ediyor Eflatun ve birçok kadim medeniyete uzanıyor. Bizim açımızdan bir mecburiyetti öncelikle Eflatun demek, çünkü bugün bilinen metinler arasında, devleti bağımsız ve sistematik bir inceleme konusu hâline ilk o getirdi. İnceleyeceğimiz üç roman da devlete odaklanıyor. Eflatun’un erkek ve devlet üzerine diyaloğuna bakalım -insan değil erkek-: “Adil bir erkek adalet konusunda adil bir devletten hiçbir yönden farklı olmayıp ona aynen benzer… Devlet, her biri kendi görevini yerine getiren üç doğal karakter türünü içeriyorsa, ölçülü, cesur ve bilgeyse bize adil, hakkaniyetçi görünür… Tek kişi de ruhunda aynı üç biçimi taşısın ve aynı özelliklerden ötürü de devlet gibi aynı adları alsın isteriz… Devlette olan biçim ve özelliklerin her birimizde bulunduğunu ve devlete ait olan bu özelliklerin esasen bireylerden ona geçtiğini kabul etmek zorunda değil miyiz? Öyle ya, bunlar devlete başka nereden geçmiş olabilirler ki?.. Acaba bütün eylemlerimiz tek bir baskın özelliğimiz tarafından mı şekilleniyor yoksa o üç ayrı özellik her bir eyleme kendi damgasını mı basıyor? Yani, bir özelliğimizle öğrenir, ötekiyle öfkelenir, bir diğeriyle de yeme, içme, üreme gibi doğal ihtiyaçlarımızı ve arzularımızı mı gidermeye çalışırız, yoksa bütün bu tek tek davranış biçimlerinde ruhumuz bir bütün olarak mı rol alır?” (Platon, 2007: 189-91). Eflatun’un ideal devleti, aslında ideal ve adil insan -erkek- arayışıdır, yani insanla özdeşleşiyor -öyleyse adaletsiz bir erkeğe denk düşer Leviathan-. Eflatun’a göre toplumlardaki savaşlar, kaoslar ve tiranlıklar, bireyin kendi iç dünyasındaki düzensizlikten beslenir. Ruhunda barış ve düzen kuramayan bireylerin oluşturduğu bir toplum, en fazla da kaos -yarık, uçurum, boşluk- doğurur. Mesaj şudur: İnsan kendi içinde hangi yönetim biçimini ve karakteri inşa ediyorsa yaşadığı toplum da zamanla onun bir yansımasına dönüşür -bir insan tipine denk düşer her devlet-. Adalet mahkemelerden önce insanın kendi ruhunda başlar. Yine de Eflatun, insan ve devlet arasındaki ilişkide gücün devlette olduğu detayını atlamıyor: “İnsanları yetiştiren devlettir; devlet iyi olursa, insan da iyi olur; kötü olursa, aksi olur.” (-Meneksenos- 1997, 14). Modernizm ile yerleşen “devlet ahlâka değil, menfaatine önem verir” anlayışı, insanı da yozlaştırdı. Çatısı menfaat üzerine kurulan bir devlette sakinlerin vicdan esasına göre yaşaması beklenemez. Dolayısıyla ayakta kalabilmek için kendi hayatlarının pragmatik yöneticisi olmak zorunda kaldı insanlar -”yönetici” ifadesi fazla yumuşak, dönemin ruhunu “cio” daha iyi yansıtır-. “Değer ölçülerinin altüst olması halinde ise, ‘sosyal yapı’ ne teknolojinin ne de bilim ve aklın desteğiyle ayakta duramayacağı için yıkılıp gidecektir. Çünkü insanlığa yükselme imkanı bahşeden tek şey ruhtur. Ruhun yitirildiği yerde medeniyet gerileyecek sonunda yok olacaktır… Terkedilen coğrafyalarda ise bilim, etkisini tamamen kaybedecektir. Çünkü nerede olursa olsun, ruhun aydınlatma gücü tükendiğinde aklın aydınlatması da bitecektir… Zeka daima ruhu izler.” (Malik Bin Nebi, 2026: 25-98) -Frankfurt Okulu’na yakın ifadeler bunlar-. Merkeze ahlâkı yerleştirmek zorundayız, bilim ve teknoloji o ahlâka hizmet edecek şekilde dizayn edilmeli, aksi durumda medeniyet için ölümcül bir yerçekimi devreye girer: mezar.
“Adil bir erkek…” ifadesine dikkat edelim. Eflatun, ruhun evrenselliğinden söz ederken örnek insan olarak erkeği seçer, çünkü yaşadığı dünyanın dilinden tamamen kurtulmamıştır. Atina’da da erkek egemen bir yapı vardı. Siyaset yapan, oy kullanan, mahkemelerde yer alan kişi erkekti. Dolayısıyla “insan” denildiğinde çoğu zaman “erkek vatandaş” anlaşılırdı. Aristo da Eflatun’a, yani geleneğe katılır, meseleyi fazla abartır tabii: “Bir insanın erkek olarak doğması gerekir, kadın olmaz, onda erkek bedeni ve aklı olmalıdır.” (Aristoteles, 2025: 243). Freud’un penisneid kavramı ile Jung’un Elektra kompleksi modern dünyadan ziyâde Antik Yunan’dan izler taşır ve daha ziyâde o dünyaya uyar, zaten Oidipus kompleksi ile Elektra kompleksi kavramları şizoit Antik Yunan mitolojisi piçleridir, ensesttir vs. Freud ve Jung, Antik Yunan’dan bugüne gelememiş, dolayısıyla meseleyi kadına bakıştaki değişimi atlayarak irdelemiş, belki spekülasyon yaparak ruhsal genetikten bahsedecekler, hayır, dedikleri gibi olsa bile gene sonradan yerleşen bir şey yerleştiği gibi birkaç yüzyılda geni terk eder. Esasında siyaset yapar Freud ile Jung, yeni yetme psikoloji bir siyaset şeklidir çünkü. Kadimler böyle diyor. Eflatun, insanları anlamak için denemek gerektiğinden bahseden bir diyaloğunda şöyle der: “İnsanların ruhlarını ve karakterlerini anlamak bu işle uğraşanların yapmaları gereken en yararlı şeylerden biridir. Bu sanata da siyaset sanatı deriz.” (2023, 56) -demek ki psikoloji siyasetin dalıymış bir vakitler-. Yine de Eflatun, kimi açılardan kadınla erkeği eşitler -dönem için cesur bir çıkıştır bu-. “Devlet kadınlarını da unutma, Gleukon; dediklerimi yalnız erkekler için dediğimi sanma. Dilediğimiz yaradılışta kadınları da onlara katıyorum. -Erkekle kadın arasındaki eşitlik ve ortaklığı kabul ettiğimize göre doğru. (2004, 206). Devlet’te bekçi-koruyucu sınıfına mensup kadınların da erkeklerle aynı eğitimi alabileceğini belirtir Eflatun. Buna rağmen hâlâ erkek egemen bir dil kullanır. Sanki teorisiyle kadınları içeri davet ederken kullandığı kelimelerle kapıyı aralık bırakır. Sanki “Devlet”te iki kişi konuşmakta. Birincisi filozof Eflatun’dur; ruhu-aklı cinsiyetsiz olarak tanımlar. İkincisi ise MÖ IV. yüzyılda yaşayan Atinalı Eflatun’dur; yönetici sınıfı, koruyucuları hâlâ erkek olarak hayâl eder. Acaba Eflatun, devlette “mutlak birliği”, komün hayatı sağlayabilmek amacıyla mı -bunun için aileyi yok etmek gerek- kadını kamusal alana çekmek istiyordu. Eğer öyleyse kadını yüceltmemiş, ordu devlet ütopyası uğruna kullanmış demektir. Böyle bir şey yapar mı, yapar.
Adil erkek ile devlet arasındaki ilişkiyi biraz daha genişleterek aileye getirir sözü. “Zaten büyük bir aile küçük bir devlete benzer,” (Platon, 2022: 38) tespitinde bulunmuştu -muhatabını, devlet varsa aile gereksizdir, fikrine ikna etmek ister sanki-. Sanırım buna Engels de ikna olmuş ki “Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni”ni yazmıştı. Bu yaklaşıma karşı çıkar Aristo: “Devlet adamıyla devlet, kral ve ona bağlı olanlar, aile reisi ve diğer ev halkı ya da efendi köle arasındaki ilişkinin aynı olduğunu sanmak yanlıştır.” (2025, 23). Farklı yönetim biçimlerini ve farklı otorite ilişkilerini birbirinden ayırmaya çalışır Aristo -analojiye karşıymış gibi davranır ancak kendi de pek çok analoji yapmıştır-. Ona göre bir devleti yönetmekle, bir aileyi yönetmek ya da bir efendinin köleyi yönetmesi aynı şey değildir, çünkü bunların amacı, yapısı ve dayandığı ilke farklıdır. Yine de kendini tutamaz, “Nikomakhos’a Etik”te “babanın oğlu ile ilişkisi bir krallık şekli” (2024, 168) der ve uzun uzadıya aile yapısı ile devlet yapısını benzerlikler üzerinden karşılaştırır, Aristo aynı bakış açısını “Politika”da da sürdürür: “Nasıl ki her devlet ya da aile kendi işlerini tamamen bağımsız bir şekilde yönetiyorsa aynı şekilde bu kralın da sorumlu olduğu bir mercii yoktur. Çünkü aile yönetimi de evdeki krallıktır.” (2025, 116). Aile, devlet paralelliğini modern düşünürler de kurmuştur. Meselâ Rousseau, bu yapay tartışmada -çünkü Aristo arada kalmıştır- Eflatun’un yanında yer alır: “Aileye politik toplumların ilk örneği diyebiliriz.” (2018, 5). Devletin kökenini açıklama konusunda Eflatun…Rousseau çizgisi daha etkili olmuş görünse de modern siyaset bilimi ve sosyoloji Aristo’nun ayrımına daha yakın durur. Meseleye sezgisel yaklaşmıştır Eflatun: İnsan küçük ölçekte aile içinde nasıl yaşıyorsa büyük ölçekte de devlet içinde öyle yaşar, bu nedenle adalet, otorite, görev paylaşımı gibi kavramlar aileden devlete taşınabilir. Esasında Eflatun, kendi kavramlarını sabote etmek pahasına hince bir şey yapıyor. Devleti aile ile denkleştirerek indirgemiş oluyor; yöneticiyi ise çobanlık, gemi kaptanlığı ve dokumacılık gibi mesleklerle ilişkilendiriyor -devlet yönetmek o kadar kolaysa filozof kral(lar)a ne gerek var, sonucuna varıyoruz, yani Eflatun apaçık filozof kral(lar)ı mistifize ederek yüceltirken devleti indirgeyerek bürokratik bir zemine çekiyor, elbette aileyi ya da devleti filozof baba veya kral yönetse daha iyi olur, bu detayı atlamıyoruz-.
Bilindiği üzere devlet, siyasî bir hileyle kavranması neredeyse imkânsız bir karmaşık yapı gibi sunuldu, bu yapının başına geçecek kişi öyle sıradan biri olamazdı, son derece yetenekli-seçilmiş-zengin-güçlü-karizmatik vs. olmalıydı. Eflatun, bütün o yüzlerce yıllık siyasî hileyi tek bir cümleyle büyü bozumuna uğrattı: “Zaten büyük bir aile küçük bir devlete benzer.” Bu tespit, siyaseti alelade bir uğraş hâline getirmekteydi. Devlet, son derece somut, somut olduğu kadar da gündelik bir idare şeklidir demeye getiriyordu Eflatun, demese de böylesi bir sonuca ulaşıyoruz. Başka sonuçlar da var tabii. Şöyle: Kaynakların dağıtımı, asayişin temini ve sınırların belirlenmesi vs. her vatandaş-aile reisi bunları yapıyor zaten. Devletin hiyerarşisi bellidir, kuralları yazılıdır, çarkları belirli bir rutin içinde döner. Bir evi çekip çevirmekle bir ülkeyi idare etmek arasındaki fark, mahiyet farkı değil, ölçek farkıdır. Evde bütçeyi dengelemek, disiplini sağlamak ve aile fertlerinin ihtiyaçlarını gözetmek neyse devlette yapılan da temelde budur -Antik Yunanlar, devlet yönetmeyi her vatandaşın becerebileceğine inanmış olmalıydılar ki yöneticiyi kura (kader, Tanrısal irade) ile başa geçiriyorlardı-. Haksız da sayılmaz Eflatun, eğer devleti yönetmek iddia edildiği gibi üstün dehalar gerektirseydi, tarih bu kadar cehaletle, bu kadar vasatlıkla varlığını sürdüren imparatorluklara tanıklık edebilir miydi? Tarih sahnesinde en çok ironi at koşturur. Bir sabah kışladan çıkıp idareye el koyan ve ülkeyi yıllarca tıkır tıkır (!) işleten nice cahil darbeciler, tiranlar gördü dünya halkları. Günümüzde ise popülaritesini sinema perdesinden alan film yıldızları, ekran başında insanları güldüren komedyenler, bunama noktasına gelmiş yaşlılar -ABD eski Başkanı Joe Biden meselâ- devlet başkanı koltuğuna oturuyor ve sistem yürümeye devam ediyor, çünkü sistem, yöneticilerin dehasından ziyâde kendi kurulu, oldukça basit bürokratik yapısıyla işliyor. Bugün olsaydı Eflatun, “zaten büyük bir market ya da şirket küçük bir devlete benzer,” der ve ailedeki sıcaklığın, sevginin yerini çıkar ilişkisine dayanan sermayenin aldığını vurgulardı, devletlerin başında “Devlet”ine dahil etmediği taklit-rol yaparak insanı kandırma yeteneğine sahip kişileri gördüğünde küçük dilini yutardı.
Tufan sonrasına da değinir Eflatun, hele de günümüzde son derece önemli bir mesele olan mülkiyeti doğal bir nedene bağlar: “İnsanlar daha sonra büyük gruplar oluştururlar ve kentler kurarlar. Öncelikle dağların eteklerinde tarıma uygun, ortak ve büyük bir ev yaparlar, ardından vahşi hayvanlardan korunmak için etrafa dikenli teller ve taşlar koyarlar.” (2023, 96) -vahşi hayvan korkusu mülkiyete zorlamış olabilir mi, olabilir, “Robinson Crusoe” da aynı korkuyla adadaki barınağın etrafına çit çekmişti, nihayetinde insanı mülk edinmeye iten duygu ilahî değil hayvanîdir, dikkat!-. Antropoloji ve evrimci tarih anlayışı birçok düşünürü etkilemiş, devletin aile, klan ve kabile örgütlenmelerinden doğduğuna ikna etmişti. Yani yeni taraftarlar edinmişti Eflatun. Ancak modern devlet ortaya çıktıkça Aristo’nun itirazı daha güçlü görünmeye başlamıştır. Bir ailedeki ilişki ağı sevgiye, akrabalık ve biyolojik bağlara dayanırken devlet vatandaşlık, hukuk ve kurumsal otoriteye dayanır. Bir babanın çocuğu üzerindeki otoritesi ile bir hükümetin vatandaş üzerindeki otoritesi aynı türden değildir. Aristo tam da şu noktaya dikkat çeker: Benzerlikler vardır, ama benzerlik özdeşlik anlamına gelmez. Meselâ liberal düşünürler, devleti “büyük bir aile” gibi görmeyi doğru bulmaz, çünkü devlet, kendisini baba, vatandaşı da çocuk olarak görmeye başladığında babacıl yaklaşım (paternalizm) ortaya çıkar -özgürlük önce babayı öldürmüştür-. Buna karşılık modern hukuk devletinde vatandaşlar reşit bireylerdir, devletle ilişkileri aile içindeki itaat ilişkisine benzemez. Evet, devlet bir aile değilse de devleti aileler kurmuştur ve hâlâ büyük ölçüde aileler yönetmektedir. Şefkat vatandaşa değil, aile içi bireylere gösterilebilir ancak.
Ruh meselesi var bir de. Eflatun’un merkezi kavramlarından biri. Belki de en merkezi kavramı. “Sahip olduğumuz şeyler arasında tanrılardan sonra tanrıya en yakın olan şey ruhumuzdur,” (2023, 157) diyen Eflatun’a göre ruh, birbiriyle çatışabilen üç farklı kısımdan oluşur. Düşünmeyi ve bilgeliği sağlayan akılcı bölüm, cesaret ve öfkeyi temsil eden atılgan bölüm ve bedensel hazlara odaklı arzulayan bölüm. Bu üçlü yapı, devletteki yöneticiler, bekçiler ve zanaatkârlarla doğrudan eşleştirilir. Bir de meşhur at arabası var. İnsan ruhunun yapısına ve çatışmalarına açıklık getirmek için kullanmıştır Eflatun at arabası alegorisini. “Ruhun bir çift kanatlı at ile [bu ataların çektiği arabanın] sürücüsünün birleşik gücüne benzediğini varsayalım. Tanrıların atlarıyla sürücüleri iyidir ve iyi soydan gelirler, ama diğerlerinin atlarıyla sürücüleri karışıktır. Öncelikle bizim sürücümüz atların dizginlerini ellerinde tutar, ikinci olarak atlardan biri iyi olup iyi soydan geldiği hâlde, diğeri karşıt huyludur ve karşıt soydan gelir. Bu yüzden zorunlu olarak bizim arabayı sürmemiz zor ve yorucudur. Kötülükten pay almış olan at iyi eğitilmemişse ağırlaşır, yeryüzüne doğru çekilir ve sürücüsüne zorluk çıkarır.” (2025, 27-28) -mesele eşcinsel âşıklar üzerinden irdelenmiş-. Akıl ve muhakeme yeteneğini arabacı; cesaret ve onuru iyi at; bedensel arzu ve hazları kötü at simgeler. Akıl, ise tanrısaldır ve ruhun 1 Tanrı’ya en yakın kısmıdır -Aristo ve Plotinus’a göre de böyle-. İyi at ruhu hakikate ve idealar dünyasına doğru yükseltmeye çalışırken kötü at onu duyusal ve geçici hazlara yöneltir. Arabacının görevi çatışma halindeki bu iki zıt gücü dengelemek ve yönetmektir. Arabacıya bağlı atlardan ilki, yani uysal ve biçimli iyi at, kamçılanmaya gerek duymadan akla itaat eder ve ruhun dengede kalmasını sağlar. Buna karşılık kalın boyunlu, hırçın ve vahşi ikinci at, yani kötü at ise sadece kaba kuvvetle ve kamçıyla zapt edilebilir ve diğer atı sürekli ölçüsüzlüğe ve anlık bedensel tatmine sürüklemek ister. Aşkın ve sevgilinin uyandırdığı güzellik karşısında büyük bir savaş başlar. Kötü at, bencilce ve doğrudan bedensel bir birleşme arzusuyla sevgilinin üzerine atılmak için arabacıyı zorlarken arabacı ve iyi at, güzelliğin saf, masum ve tanrısal özünü anımsayarak geri çekilir, utanç ve saygıyla bu dürtüye direnir. Eğer arabacı, iyi atın desteğiyle kötü atın kibrini ve vahşiliğini kırmayı başarırsa, ruh kendi içinde tam bir denetim ve uyum sağlar, felsefeye ve erdeme yöneldiği için yaşamın sonunda yeniden “kanatlanma” hakkı kazanarak en yüce ödülü alır. Eğer kontrol kaybedilir, sarhoşluk veya dikkatsizlik anlarında kötü atın şehvet odaklı dürtülerine boyun eğilirse ruh felsefeden uzak daha bayağı bir yola sapar ve aşağılara sürüklenir. İnsan ve devlet için de durum pek farklı değil, çoğu kez tercihlerimiz belirler sonumuzu.
İnsanda ve devlette erdemlerin ortaya çıkması akılcı-atılgan-arzulayan bölümlerin arasındaki doğru-uyumlu ilişkiye bağlı. “Bir devlet için yıkıcı olan bu üç sınıfın birbirinin işine karışması, görevlerini değiştirmesidir.” (Platon, 2004: 112). Eflatun’a göre böylesi bir durumda adalet ilkesi ortadan kalkar. Bilgelik, aklın bütünü yönetme yetisidir. Cesaret-yiğitlik, öfke duyan yanın akla sadık kalmasıdır. Ölçülülük, yönetilenlerin akla boyun eğmesiyle sağlanır. Adalet-doğruluk tüm bu parçaların sadece kendi işini yapması ve birbirinin alanına müdahale etmemesi olarak tanımlanır. “Kendi işimizi istenilen biçimde yapmak; işte doğruluk bu olabilir dostum!” (Platon, 2004: 111). Bir uyum teorisinden bahsediyor Eflatun. Bugün adaleti toplumsal görevler üzerinden değil, daha ziyâde bireysel haklar üzerinden değerlendiririz. Eflatun’a göre her enstrümanın kendi rolünü üstlendiği bir orkestradır adalet. Kemancı davul çalmaya, davulcu şeflik yapmaya kalkarsa kakofoni olur. İdeal devlette adalet için çiftçi çiftçilik yapacak, asker savaşacak, filozof ise yönetecektir. “Yalnız bir kural kabul edilmiştir: usta ve erdemli olan emreder, idare eder. Bu bizim idare şeklinin temeli, bütün yurttaşların eşit şartlar altında doğmuş olmasına dayanır.” (-Meneksenos- Eflâtun, 1997: 14). Ancak bu yaklaşım, içinde bazı riskler taşımıyor değil. Kimin hangi işi yapacağına kim karar verecektir? Eflatun bu büyük yetkiyi filozoflara teslim eder. Adalet ile otorite tehlikeli bir şekilde birbirine yaklaşmış olur böylece. Bir insanın doğal yerini belirlemeye çalışan kişi Tanrılığa soyunuyor demektir. Somut mânâda en yüksek merci olan devlet üzerine de herkes konuşamaz öyleyse -hâlâ bu prensip aramızda asasıyla dolaşmakta-, hâlbuki “insanın doğası gereği politik bir hayvan olduğunu söyleyebiliriz” (2025, 26) demiş Aristo -hayvanı canlı anlamında kullanmıştır-. O halde devlet üzerine her vatandaşın konuşma hakkı var. Üstelik hem hiç kimsenin hem herkesindir devlet, arada kalmış bir mülkî varlıktır yani. El değiştirmiştir hep, çünkü kimseye tapulu değil yönetmek, sıradan, insanî bir haslet. Öncelikle akıl sağlığı yerinde her insan kendini yönetme kabiliyetine sahiptir. Kimi bu kabiliyeti geliştirir, kimi geliştiremez. Geliştirenler yöneten olur, geliştiremeyenler yönetilir, bu kadar basit. Ayrıca “herkes kendi işini yapsın” ilkesi, bir noktadan sonra kaçınılmaz olarak “herkes kendisine söylenen işi yapsın” talimatına, askerî-baskıcı bir buyruğa dönüşür -inceleyeceğimiz üç romanda da görüleceği gibi-. Bir boyun eğişler bütününden bahseder Eflatun. Toplumsal hiyerarşide itaat etmeyen kalmaz. En tepedeki yönetenler ise erdeme, iyilik denen o yüce güce, yani Tanrı’ya boyun eğmek zorundadır. Özgürlük olarak adlandırılır karşılıklı kölelik, Aydınlanmacılar toplumsal sözleşme diyecektir bu duruma. Hâlbuki özgürlük, tarih boyunca her zaman belirli grupların ayrıcalığı olduğu bir gerçek.
Bir uyum teorisi dedik, şöyle: “Ve daha önce de söylediğimiz gibi, müziğin ve jimnastiğin eğitimi, ruhumuzun bu iki yanını uyum içine sokacaktır; bilimlerle gelişip beslenecek, diğeri ise ikna edilip gevşeyecek, makam ve ritmin etkisiyle yatışıp yumuşayacaktır.” (Platon, 2007: 189-91). Zihne sürekli bilgi yüklemek yerine zihni doğru bir şekilde ayarlamaktan yanadır Eflatun. Ruhu oluşturan parçalar, uyumsuz bir şekilde çalışıyorsa ciddi bir sorun var demektir. Müzik ve jimnastik insanın iç dünyasındaki uç eğilimleri dengeler. [Antikler için Tanrısal, mistik bir şeydir müzik, Yunan tanrısı Apollon ve tanrıçaları Müzler’i (Musalar) hatırlayalım. İşin künhüne varmak adına etimolojiye de bakmak lazım. Türkçedeki “müzik” kelimesi, Fransızca musique ve Latince musica yollarını izleyerek Antik Yunancadaki “mousike”ye kadar ulanır. Musalara ait sanat, anlamına gelen bu kelime; şiir, müzik, dans ve diğer güzel sanatlara ilham verdiğine inanılan mitolojik esin perileri “Muses”tan (Musalar) doğmuştur. Günümüzdeki modern “müzik” anlam daralmasına uğrayarak sekülerleşmiştir.] Yani Müzler, ruhu yumuşatıp besleyen müzik ve bilim tarafını yönetirken Apollon, ruhu güçlendiren jimnastik ile zihni eğiten müzik arasındaki uyumu kurma işini üstlenir. Eflatun da kendi geleneğine uyup spora ve müziğe mistik anlamlar yüklemiştir -geleneğin çocuklarıyız hepimiz-: “Oyunlar, danslarla, şarkılarla yaşarsa insanlar tanrıları yanlarına alabilirler, düşmanı yenmenin yolu da buradan geçer.” (2023, 254). Kesinlikle aşırı düşünmek insanı hayattan kopuk bir teorisyene dönüştürebileceği gibi aşırı fiziksel güç de kaba saba bir savaşçıya dönüştürebilir. Eflatun’un ideal insanı ne kütüphane köşelerinde kaybolmuş bir bilgin ne de sadece kaba kuvvetiyle var olan biridir. O, aklı ile tutkuları arasında tam bir barış ve uyum sağlamış kişidir. “İkna edilip gevşeyecek” ifadesi de ayrıca önemli. Eflatun, insandaki o yırtıcı, saldırgan ve atılgan yanın zorla, baskıyla yok edilmesini istemez. Bilakis, zorla bastırılan öfke ve arzuların bir gün çok daha şiddetli şekilde patlayacağını bilir. Bunun yerine yapılması gereken, vahşi enerjiyi eğitmek, yumuşatmak ve aklın rehberliğine vermektir. Tıpkı asil ama vahşi bir atın öldürülmeyip terbiye edilmesi gibi: Gücü yok etme, onu doğru yöne kanalize et. Peki devlet, spordan ve müzikten anlar mı ya da bir canavarı -leviathan- spor ve müzikle ehlîleştirmek mümkün mü. Bazı şeyler imkânsızdır. “Allah onların kalplerini ve kulaklarını mühürlemiştir ve gözleri üzerinde de bir perde vardır; dehşet verici bir azap beklemektedir onları.” (Bakara Suresi, 7). Bazen meseleler bu kadar basit ve kesindir. İflah olmaz bir noktaya gelmiş kötülüğün iyiliğe evrileceğini ümit etmeye gerek yok yani.
Aristo, yakından görmüş ve hissetmişti sistematik kötülüğü, bu nedenle “İyi”liği artırmaya çalıştı. “Mümkün dünyaların en iyisi” adına, belki de ehvenişer olarak gördüğü “Devlet”i -”Politeia”- yazdı. Neyi amaçlamıştı. Kökenden yürüyelim. Polis: şehir-devlet demektir. Polites: vatandaş anlamına gelir. Politeia: vatandaşlık durumu, devlet düzeni, anayasal yapı, yönetim biçimi anlamlarını içerir. Antik Yunan siyaset felsefesinin en özgün ve çevirisi en zor kavramlarından biri olarak görülür Politeia. Eflatun ve Aristo bizde genel olarak “Devlet” şeklinde çevrilen kitaplarının asıl ismi “Politeia”dır. Eflatun “Devlet”inde bir toplumsal oluşumun bütünü, kurumsal yapısı ve yönetim felsefesi üzerine düşünmüştü. Aristo ise “Politika”sında “politeia” kavramını hem genel olarak muhafaza eder hem de bu kavrama yeni anlamlar ekler. “Yönetici grup bir kişiden, bir azınlıktan ya da bir çoğunluktan oluşur… Sapmalar ise şunlardır: Krallıktan tiranlığa, aristokrasiden oligarşiye ve anayasal yönetimden demokrasiye sapmalar. Tiranlıkta amaç tek bir yöneticinin çıkarıdır, oligarşide zenginlerin çıkarı, demokraside ise fakirlerin çıkarı söz konusudur.” (2025, 99). Yine de “sonuçta aristokrasi de bir oligarşi türüdür, siyasal yönetim de bir demokrasi türüdür,” (2025, 129) demeden edemez ve ekler: “En iyi yönetim şeklinden sapmayla oluşanı en kötüsüdür… bu nedenle tiranlık en kötüsüdür.” (2025, 127) -genel bakışa göre değerlendiriyor durumu-. Her ne kadar modern siyaset bilimi, yönetim biçimlerini farklı ölçütlerle sınıflandırsa da Aristo’nun bu tasnifi siyaset felsefesinin klasik ve etkili sınıflandırmalarından biri olarak önemini korumaktadır.