Edebiyat – Düşünce Topluluğu

ZAFER ACAR: ÇOK DİLLİ BİR YANLIŞ

•

•

Eski Millî Eğitim Bakanı Prof. Dr. Nabi Avcı’nın “İbn Haldun Akademi ‘26 kapsamında katıldığı “Bilginin Dolaşımı ve Dijitalde Tahkik” başlıklı panelden bir kesit çıktı karşıma. Hız çağındayız ne de olsa. Doğru veya yanlış hemen her bilgi salgın gibi yayılıveriyor, azıcık kullanılıyor, eskitilmeden atılıyor. Karşı çıktığımız hızın kolay kolay dışına çıkamıyoruz. Dolayısıyla düşüncelerimiz de sekteye uğruyor, bazen yamulup büzülüyor ve hastalıklı doğuyor -hız trenindeki insanın yüzünü düşünün-. Yavaşlayın tabii öncelikle, ama durayım demeyin, bilirsiniz, duran su bile kokar, çürümektir durmak -bunu daha evvel de bir yerlerde söylemiştim-. Yazılı veya sözlü beyanlarımızda çok daha dikkatli olmalıyız. Eskisi gibi değil, eskiden yanlış eser-beyan kolaylıkla toplatılabiliyordu. Matbaa öncesi çağlarda bu çok daha kolaydı.

Teorik düşünmeyi unutmuşçasına konuşmuş Nabi Avcı bahsi geçen kesitte -zihinsel tembellik yaratmış olabilir siyaset, pragmatiktir çünkü-, metin şöyle: “Şimdi Heidegger’i duyuyorsunuz, biliyorsunuz. Bir kitap: İbrahim Kalın’ın ‘Heidegger’in Kulübesine Yolculuk.’ Şimdi bu kitap bir gezi notu gibi ama aynı zamanda Heidegger denilen bir adamın bütün düşünsel macerasının parametrelerini, kilit noktalarını, rotalarını, haritalarını oradan çıkarabilirsiniz. Bu Heidegger’in düşünme ile ilgili bir makalesi var. Zannediyorum Cogito dergisinde Türkçesi yayınlandı onun, Yapı Kredi’nin. Durmak üzerine, başlığını tam hatırlamıyorum ama, durmak üzerine. Çünkü orada da Heidegger söylüyor: Düşünebilmek için durmanız gerekir, akıştan çıkmanız gerekir. Ve bu o kadar doğru bir şeye işaret ediyor ki bakın, Türkçemizde de bir şeye vakıf olmak, yani bir şeyi anlamak, köken olarak vakafeden geliyor. Vakafe nedir? Durmak. Hani haccın rükünlerinden biri, biliyorsunuz, Araf’ta duracaksınız. Durmadan olmuyor. Durmazsanız olmuyor, duracaksınız. Vakafe. Vakıf olmak için vakafe. Peyam-ı Garp. İngilizcede de öyle. Understanding. Anlamak için stand etmeniz lazım. Durmanız lazım. Understand. Understand. Durursan anlarsın. Koşarak anlayamazsın. Koşarak düşünemezsin. Hız. Yani hız ne işe yarar? Neye mal olur? İşte düşünemezsiniz. Koşarak düşünülmez. Yavaşlayacaksınız, hatta duracaksınız. Understand, Almancada da aynı şey, Verstehen. Aynı İngilizcedeki gibi. Stehen, durmak, verstehen anlamak. Dolayısıyla anlamak için vakf edeceksiniz, stand edeceksiniz, stehen edeceksiniz, duracaksınız.” -konuşma metni olduğu için tekrarlar var-.

Peyam-ı Garp diyor Avcı, ama Batı’dan eksik, kimi açılardan yanlış haberler veriyor. Yorum deyip geçemeyeceğimiz kadar yanlış. Yoksa verime dönüşecek tatlı bir yanlış okumaya kim hayır der, fakat Umberto Eco’yu bile rahatsız edecek denli acı ve çorak bir yanlışlık var burada. Düşünebilmek için durmak gerek diyor Avcı, böylece Aristo’dan Nietzsche’ye, hatta Heidegger’e yürümeyi-hareketi düşünmekle ilişkilendiren felsefî geleneğe-tecrübeye rağmen bir şeyler dile getirmiş oluyor, fakat bu kadim düşünceyle ne hesaplaşıyor ne de kendi argümanına deliller getiriyor. Hatta, yanlış yorumladığı Heidegger’i kendine referans gösteriyor. “Enformatik Cehalet”i yazan birinin böylesi hatalar yapması şaşırtıcı. Herakleitos ya da Bergson gibi hareketle yatıp kalkan filozoflar olsa kesin çok sert tepkiler verirlerdi Avcı’ya.

Arapça, İngilizce ve Almancadan aldığı kelimelerin etimolojisine girmeden, mecaz ve gerçek anlamlarını atlayarak aynı anlama geldiklerini belirtiyor Avcı, asıl hatayı burada yapıyor işte. Hakikat, nüanslarda ortaya çıkar halbuki, “Bilginin Dolaşımı ve Dijitalde Tahkik” başlığı altında konuştuğuna göre bunu o da çok biliyordur elbet.  [Tahkik: Klasik bir eserin doğru ve güvenilir metninin ortaya çıkmasından sorumlu disiplin.] Meselâ, “bu konu üzerine duralım” dediğimizde bedensel bir hareketsizlikten değil zihinsel odaklanmaktan bahsederiz, yürüyerek de bir konu üzerine düşünmek mümkün, hatta yürümekten ilham bile umulabilir, ki nice düşünür ummuştur da. Meseleyi irdelemeye az çok bildiğim İngilizceden devam etmek istiyorum. Understand, understandan kelimesinden gelir: under “altında/arasındaki”, stand ise “durmak” demektir. Zamanla “kavramak, anlamak” anlamını kazanmıştır; ancak “anlamak, fiziksel olarak durmaktan türemiştir” demek hatalı sonuçlar doğurur.  

Ayrıca Türkçede “vakıf olmak” dışında da düşünmekle ilgili birçok kelime var: akıl yürütmek, değerlendirmek, sorgulamak, incelemek, irdelemek, tasarlamak, kavramak, anlamak, fark etmek, zihninden geçirmek, hesaba katmak ve muhakeme etmek, tefekkür etmek, mülahaza etmek, idrak etmek vb. Bunların hiçbirinde düşünebilmen için “dur”malısın vurgusu yok. Avcı, diğer kelimeler ve dillerde de benzeri yanlışa düşmüş. Tikele ve somuta odaklanıp tümeli ve mecazı göz ardı etmiş. Öte yandan Heidegger’in düşünce dünyasında durmak yoktur, harekete ayrıcalıklı yer verdiği bilinmekte, bilhassa Todtnauberg’de inşa ettirdiği kulübe ve çevresindeki Aristo tarzı düşünme yürüyüşleri çok defa dile getirilmiştir -peripatos, peripatein: dolaşmak, yürümek-. Felsefî, yani pragmatik olmayan, nitelikli teorik düşünmeyi bir yolda ilerlemeye, ormanda yürümeye, kimi zaman yolunu kaybetmeye ve yeni patikalar açmaya benzeten Heidegger, bu yaklaşımını eser adına da yansıtmıştır: “Patikalar” vs. Yani felsefe geleneğinden kopup sakın yürüme, olduğun yerde hareketsiz kal, meditasyon yap demiyor. Bir kişi, bir medeniyet durduğu an, yokuş aşağı gider. Bahsi geçen panelin yapıldığı üniversiteye adı verilen düşünür İbn Haldun’dan böyle öğrendik biz. Üstelik hız çağında uçağa, otomobile, trene bindi beden, obezleşti iyiden iyiye -sağlık için hareket, spor şart-, ama göz ve en kestirme bilgileri gözden alan zihin hızlandı. Televizyon, bilgisayar, telefon ekranı, tabelalar, billboardlar, para hırsı, güç istenci gibi unsurlar yüzünden merkezini kaybetti zihin; boş arzular peşine düştü, şizoit haller sergilemekte. Böyle bir zihne dur demek başka bir zulüm, başka bir ifrat-tefrit olur. Yürümek ve koşmaktan ziyade uçmalı zihin kendi semalarında, ama nasıl, çekirge gibi bir süre uçtuktan sonra durup odaklanmalı meselelere -Kabe’yi tavaf edercesine mesele etrafında yürüyebilir de-, tabii sonra uçmalı başka manalara -Nazzâm da böyle bir benzetme yapardı, eminim-. Analitik düşünmek, ancak çağrışımlarla, en çok da uzak bağlantılar kurmakla mümkün olabilir.     

Açıkçası Avcı, bu meselede epistemolojik bir kaosun -yarık- içine düşmüş hissi uyandırdı bende. Nerden mi çıkardım bunu, şuradan. Hem durmak ile derin düşünmeyi ilişkilendiriyor hem de binlerce kilometre öteye, muhtemelen uçakla giden İbrahim Kalın’ın “gezi” notlarını övüyor -seyahatnameler önemli-, gezemez duran kişi öyle değil mi. İşte bu, bir paradoks.

Daha kötüsü var tabii, şu: Sol-sağ hiç fark etmez, hemen her entelektüel, muhafazakâr kesim anlamaz felsefeden önyargısıyla sözü ölçüp tartmadan konuşuyor. Önyargı işte, öncelikle sahibini ısırıyor.