Edebiyat – Düşünce Topluluğu

ZAFER ACAR: SOYLU PİÇLER ya da EFLATUN’UN PARÇALANMIŞ DEVLETİ -II-

•

•

Bizce çoğunluğun kendi, özellikle yoksul kesimin çıkarını gözettiği bir demokrasi rejimine [(demos (halk) ve kratos (iktidar, yönetim)] tarihte rastlanmış değildir, mış gibi yapılmıştır sadece. Ayrıca çıkar odaklı her sistem bencildir ve doğal olarak bir öteki yaratır, Bentham itiraz edecektir elbet bize, bırakalım etsin-. Çoğunluk olarak görülen vatandaşlar içerisinde kadınlar, köleler, yabancılar bulunmamaktaydı, belli seçkinler zümresini bile yığın olarak görmüştü Eflatun, bugünkü seçim sistemini, yani seçme ve seçilme hakkını elde etmenin kolaylığını, niceliğin niteliği hunharca egemenliği altına aldığını görse ne düşünürdü acaba, “devlet geminiz çoktan batmış kardeşlerim,” derdi herhâlde. Liyakat sorunu var her yanda. Liyakat hiyerarşisi düşükten başlarsa yani en tepedeki vasatsa aşağı doğru liyakatten iz kalmaz. Böylece sistem da hasar alır, güven sorunu yaşar: “Demokraside sıradan yurttaşlar içlerinden birinin aralarından sıyrılıp birkaç sene içinde servet ve güç sahibi olduğunu görürler ve bu olay onlarda hayret ve gıpta uyandırır. Daha dün onlar ile eşit olan bu kişinin bugün nasıl olup da onları yönetme hakkına sahip olduğunu araştırmaya başlarlar. O kişinin yükselişini yeteneklerine veya erdemlerine yormak işlerine gelmez; zira bu, kendilerinin ondan daha az erdemli, daha az yetenekli olduğunu kabul etmek demektir. Bu nedenle o kişinin yükselişinin ana nedenini bazı kusurlarına yorarlar, ki çoğu zaman bunu yapmakta haklıdırlar da. Böylece alçaklık ve iktidar, liyakatsizlik ve başarı, fayda ve şerefsizlik kavramları arasında iğrenç bir karışım ortaya çıkar.” (Tocqueville, 2026: 358) -eşitlik ilkesiyle yola çıkan demokrasi böyle eşitsizlikler doğurduğu kesin, eşitlik, evet en çok da zeminde, zengin veya fakir vasat altı nitelikte-. Niteliksizin hiyerarşisinde kolay kolay yer almaz nitelikli, tecrübe ettik defalarca, alsa bile çatışmalar çıkar. Bu duruma tiranlığın en kötüsü diyor Aristo: “Üçüncü tiranlık grubu ise mutlak krallığın karşıtıdır ve en aşırı olanıdır. İcraatlarının hesabını vermeyen, kendisiyle eşit ya da kendisinden üstün olan insanları yöneten ve halkın değil kendi çıkarları adına hareket eden tiran.” (2025, 141). Ayakların baş olması durumu, işte tam da budur -ayak işlerini baş yapamaz-. Dolayısıyla en tepedeki en nitelikli olmak zorundadır -beklenen bu, ama kimin umurunda-. Bugünkü değer yargısı şöyle: egemene ne kadar yakınsan o kadar değerlisin, korkunç; ne kadar zenginsen o kadar değerlisin, korkunç; utanma yok, korkunç; yüz kızartıcı suçlar yüz kızartmıyor artık, korkunç; yolsuzlar, hırsızlar baş tacı yapılmış, dürüst olmanın değeri yok, korkunç; erdem sürgünde, dönse öldürülür, korkunç.

İncelediğimiz üç romandaki devlet yapılarını anlamak için Aristo’dan daha fazla yardım almamız şart. Aristo, tiranlıkların varlıklarını sürdürebilmeleri için iki temel ilke bulunduğunu belirtir -iki temel ilke, ikiyüzlülük olarak düşünülebilir-. İlk ilke, geleneksel baskı-şiddet yöntemi. Bu yöntemde tiran, iktidarına yönelik tehditleri baştan engellemeye çalışır. “Tiranlığın korunması için sivrilenleri kesmek ve farklı düşünenlerden kurtulmak anlayışı, toplum, kültür ya da diğer amaçlarla derneklerin yasaklanması, bunlar tiranların dikkat etmesi gereken bağımsızlık ve kendine güvenmenin gelişeceği yerlerdir. Yine insanların eğitim almalarını sağlayan okullar yasaklanır, çünkü buralarda insanlar birbirlerini iyi tanırlar ve aralarındaki güven artar.” (Aristoteles, 2025: 190). Halkı sürekli kontrol altında tutabilmek için saray kapısında beklemeye ve göz önünde olmaya zorlar tiran, böylece hem halkın gizli planlar yapmasını engeller hem de onları kendi gündemiyle meşgul eder. Casuslar aracılığıyla halkın konuştuğu her şeyden haberdar olur, bu sayede toplumda bir korku iklimi yaratarak özgürlük alanını daraltır. Muhalifler, dostlar veya aynı sosyal sınıftan insanlar arasında yalanlarla nifak çıkararak dayanışmayı böler. Halkın kendini savunacak silah bulmasını engeller ve onları kendi işlerini yapamayacak kadar parasız bırakır -günümüzde büyük devletler küçük devletlere bu taktiği uygulamakta-. Mısır piramitlerinde olduğu gibi halkı büyük bayındırlık işleriyle sürekli çalıştırarak fakirleştirir. Halkı kendi liderliğine mecbur kılmak için gelecek korkusu yaratacak savaşa yöneltir. Kendisine dostlarından daha büyük bir tehlike geleceğini bildiği için onlara güvenmez, buna karşılık evde kadınların sözünün geçmesine ve kölelerin rahat bırakılmasına göz yumar; çünkü kadınların ve kölelerin erkekleri ihbar edeceğini ve kendisini devirmeye çalışmayacağını bilir. Tiran, karşısında özgürce konuşacak ve eğilmeyecek insanlar yerine, yerlere kapanacak ve dalkavukluk yapacak alt sınıftan insanları ve yabancıları çevresinde toplar, asla gerçek seveni olmayacağını bilir. “Tiranların vatandaşlarına bakış açılarına göre üç başlıktan söz edebiliriz. Birincisi özgür düşünceye karşıdırlar, ikincisi insanların birbirlerine güvenmesini istemezler, üçüncüsü bir şeyi yapabilecek güçleri olmamasını isterler.” (Aristoteles, 2025: 192). “1984” romanının merkezindeki üç tema ile dikkat çekici bir paralellik gösteriyor bu ifadeler: Tiranın düşünceyi boğma arzusu “Cahillik Güçtür” ilkesini; toplumda güveni yok edip kitleleri sürekli savaş korkusuyla yönetmesi “Savaş Barıştır” histerisini; halkı ağır işlerle yoksullaştırıp eyleme geçecek güçten mahrum bırakması ise “Kölelik Özgürlüktür” sömürüsünü hatırlatıyor. “Politika”nın sonlarına doğru şöyle der Aristo: “Savaş barış içindir, çalışmak da boş zaman için, sıradan eylemler yararlı eylemler içindir.” (2025, 245). “1984” romanında “savaş barış içindir” ifadesi tekrarlanır. “Çalışmak boş zamanlar için” ifadesi “Kölelik Özgürlüktür”e, “sıradan eylemler yararlı eylemler için” ifadesi ise “Cahillik Güçtür”e dönüşmüş -bilhassa “Politika” gibi öğrenci notlarından oluşan kadim metinlerde sık sık aynı şeylerin tekrarlandığını görürüz-. Eflatun da “sürekli savaş” mevzuuna girmişti “Yasalar”da -demek ki halklar için zor zamanlarda bir kurtarıcıya, Mesih’e dönüşmüş savaş -inanışa göre Mesih de savaşçıdır-: “Yasa koyucunun insanların her zaman savaş halinde olmaları gerektiği düşüncesinde olmaları gibi aptalca bir düşünce içinde olmalarını kınadığını zannediyorum,” diye seslenir sohbet arkadaşına Eflatun ve ekler “aslında her kent, diğerine karşı ilan edilmemiş de olsa sürekli savaş halindedir… Peki, devletin devlete politikası buysa, köyün de köye karşı politikası farklı olabilir mi?.. Peki köylerdeki aileler ve kişiler arasında da aynı mı olmalı?.. Peki her insan kendi kendini düşman olarak görmeli mi?..” (2023, 23). Bizce genel olarak devlet neyse birey de odur, biri parçalandığında diğeri da parçalanır, biri köleyse diğeri de köledir, bireyin özgürlük oranı devletin uluslararası özgürlük oranın da bir göstergesine dönüşür. Ayrıca insan, kötülük yapmaktan kendi alamıyorsa kendi kendisinin de düşmanıdır, kötü biri kendiyle bile oturup içten bir çift laf edemez, çünkü içinde barışı sağlayacak iyiliğe sırtını dönmüştür. Sömürgecilik üzerine kurulmuş çıkar odaklı devletler de böyledir, aralarında kötülüğü bile paylaşamazlar, dolayısıyla sürekli birbirine düşerler -arada gariban halk ezilir-, barış zamanlarında da potansiyel düşman olarak görülür komşular. Bu, devletten insana, insandan devlete geçen bir huydur. Ayrıca bazı düşünürler sömürgeciliğin temel nedenini sömürgeleştirilen toplumların iç çöküşünde arar. İlk bakışta mantıklı görünen bu eleştiri, çaktırmadan tehlikeli sulara çeker bizi: Bir toplumun zayıflaması, sömürülme sürecini açıklayabilir, ancak durumu meşrulaştıramaz. Aksi takdirde asıl suç, işgalcinin omuzlarından alınarak mağdurun üzerine yüklenmiş olur. Sömürgecilik, en basit ifadeyle aç gözlülüğün sonucudur. Kapısını kilitlemeyi unutan bir ev sahibi nasıl ki hırsızlığa meşruiyet kazandırmazsa gerilemiş ya da yeterince ilerleyememiş bir toplum da -teknik açıdan söylüyorum bunu- sömürgecinin eylemlerini haklı çıkaramaz. Tarih bize göstermiştir ki hiçbir sömürgeci, hiçbir hırsız cesur olamaz, korkaklar sürüsüdür onlar, bunu fark eden her toplum özgürlüğüne kavuşmuştur.

Tiranlık diyelim tekrar. Aristo’nun ikinci ilkesi ise tamamen farklı bir yöndedir: manipülasyon, kısaca yalan. Aristo’ya göre krallığın bozulması tiranlığa yaklaşmasıyla gerçekleşirken tiranlığın korunması da krallığa benzemesiyle mümkündür. Tiran, istemeyenleri de yönetme gücünü elinde tutmalıdır. Bunun için tiranın tüm eylemlerinde bir “kral numarası” yapması yeterli. Bu taktiğe göre tiran, parayı dalkavuklarına, yabancılara veya sevgililerine savurarak halkın öfkesini çekmek yerine, harcamalarının listesini tutarak hazineyi kamu adına yöneten bir idareci gibi görünmelidir. Vergileri kendi kişisel mülkü için değil, ülkenin genel sorunları ve askerî ihtiyaçları için topladığı izlenimini yaratmalıdır. Halkın gözünde zalim bir figür olmaktan sıyrılıp saygı uyandıran bir lider olarak imaj çizmelidir. Bunu başaramıyorsa bile en azından askerî bir şöhret kazanmış gibi görünmeye çalışmalıdır. Sarayında kadınlara veya gençlere yönelik cinsel aşırılıklara ve tecavüzlere izin vermeyerek namuslu görünmeli, günlerce içki içip sefahat süren tiran imajından kaçınmalıdır. Kentin inşasını kişisel bir lüks için yapıyorsa bile güven veren kamusal bir yatırım gibi sunmalıdır. Herkesten daha dindar ve tanrılardan destek alan bir adam rolü oynamalıdır; çünkü halk, tanrıdan korkan bir yöneticinin kendilerine daha az zulmedeceğine ve tanrıların koruduğu birine isyan etmenin beyhude olduğuna inanır. Yetenekli insanları, âdeta özgür bir kentte bile bulamayacakları ödüllerle bizzat onurlandırırken ceza ve infaz işlerini mahkemelerin üzerine yıkarak kötü adam olmaktan kaçınmalıdır. Sarayda tek bir kişiyi aşırı büyütüp tehlike yaratmamalı, eğer birinin gücünü azaltacaksa bunu zamana yayarak yapmalıdır. Özellikle gururuna ve onuruna düşkün insanlara iyi davranmalı, cezalandıracaksa bile bunu bir sevgi veya terbiye ilişkisi gibi sunmalıdır; çünkü malına veya onuruna saldırılan öfkeli insanlar kendi canlarını hiçe sayarak saldırabilirler. Bir kavgada güçlü olan tarafı yönetime dâhil ederek tehlike olmaktan çıkarmalıdır. Neticede tiran, sanki bir ev reisi veya adil bir kralmış gibi bir izlenim yaratmalıdır. Aşırılıklardan kaçınan, zenginlerin dostu, halkın ise koruyucu önderi gibi görünmeyi başardığında yönetimi hem daha uzun ömürlü olacak hem de zorla boyun eğdirilmiş tebaadan ziyâde daha iyi insanları yönetiyormuş havası verecektir. Böylece tiran, iyilik konusundaki fikirleri doğru olmasa bile en azından kısmen doğru görünerek tamamen kötü bir insan olmak yerine yarı kötü, yarı iyi bir figür olarak algılanacaktır.

Peki, Aristo, tiranlara halkı-vatandaşı kullanma kılavuzu mu veriyor, sanmıyorum, çünkü tiran illa ki tiranlığını yapacaktır, psikopatlar kötülük için bir kılavuza ihtiyaç duymaz. Nesnel olmaya mı çalışıyor Aristo ya da tiranı korkutarak halk-vatandaş üzerindeki baskıyı azaltmayı mı amaçlıyor, ilki mümkün, ikincisi fazla safça. Bana göre Aristo’nun baskı, sıkı gözetim ve vatandaşı yoksullaştırma gibi acımasız yöntemleri bu denli açık ve net bir şekilde sıralamasında derin bir ironi ve dolaylı bir eleştiri gizli. Tiran taktiğiyle mış gibi yaparak soylu yalanı kuşanıyor Aristo, tiranlığın aslında ne kadar yozlaşmış ve ahlâk dışı bir yönetim tarzı olduğunu göstermek istiyor, çünkü Aristo gibi orta sınıf vatandaşları da tiranlıkta keyfince yaşayamaz. Tirana öğütmüş gibi aktarılan şeyler, muhtemelen yönetici takımının bildiği şeylerdi, Aristo, bunları vatandaşa ifşa etmek istedi, etti de. Kendini adil bir krallıkta, aristokratik ya da demokratik bir düzende yaşıyor sananlara işin öyle olmadığını göstermek istedi belki de -ironi nesnelliği zarar vermez-. Uzağa gitmeye gerek yok, incelediğimiz üç roman da aynı taktiği kullanmış, kurgu adı altında gerçekliği en derin ve katmanlı haliyle dile getirmiştir. Aksi durumda Aristo da Sokrates gibi baldıranı içerdi, romancılarımızsa en iyi ihtimalle kodesi boylarlardı -asıl ironi bu-. Aristo’nun tiran üzerine düşünceleri Sokrates geleneğinden besleniyor. Şöyle: Ksenophon, gerek genel siyaset felsefesi gerekse tiranlık müessesesi üzerine yaptığı analizlerle Aristo’nun düşünce dünyasını şekillendirmiştir. Bu entelektüel etkileşimin kökleri ise Sokratik geleneğe uzanıyor. Ksenophon, hocası Sokrates’in erdem odaklı siyaset yaklaşımını somut yönetim pratikleri ve tarihsel örnekler üzerinden işletmiştir. Aristo ise bu teorik yaklaşımı alarak “Politika”da daha sistematik bir çerçeveye oturtmuştur -genelde hocalık, bilgiyi sistematik hâle getirmeye vesile olur, Aristo sistematiği biraz da bununla ilgili gibi, Eflatun mu, Eflatun daha doğaçlama ders anlatan bir hoca olsa gerek-. Yani Ksenophon, Sokratik siyaset düşüncesi ile Aristo’nun sistematik siyaset felsefesi arasında köprü görevi görmüştür, diyebiliriz.

Étienne de La Boétie (1530-1563) de bu köprüde, “Gönüllü Kulluk Üzerine Söylev” ile halkı aydınlatıp doğru yöne sevk etmeye çalışmış. Ona göre bir tiranın asıl gücü, elindeki silahlardan ziyâde halkın tirana kendi rızasıyla sunduğu itaatten gelir. Sorulması gereken soru, tek bir kişinin milyonları nasıl yönettiği değil, milyonlarca insanın neden tek bir kişiye boyun eğmeyi kabul ettiğidir. İnsanlar bu desteği ve rızayı tek bir anda geri çekse en güçlü görünen tiranlıklar bile çöker. Bu gönüllü köleliğin arkasındaki en büyük güç alışkanlıktır. İnsan, özgürlüğe muhtaç ve yatkın bir canlı olmasına rağmen baskıcı bir düzen içine doğup bu düzende büyüdüğünde esareti hayatın doğal bir parçası sanmaya başlar. “Gönüllü kulluğun ilk nedeninin gelenekler olduğunu belirtebiliriz.” (Boétie, 2023: 38). Özgürlüğü hiç deneyimlememiş kuşaklar, ellerinden giden bir şey olmadığını düşündükleri için bir rahatsızlık hissetmezler. Nesiller boyu süren tiranlıklar, zamanla olağan ve hatta meşru birer düzene dönüşür. “Tiranların hükmü altında insanların çok kolay bir şekilde alçak ve ‘efemine’ [kadınımsı, zayıf] olmaları… Özgürlüğün kaybedilmesiyle birlikte yürekliliğin de bir anda yok olduğu kesin.” (Boétie, 2023: 41). Tiran, halkın bilincini köreltmek ve sorgulama yeteneğini elinden almak için türlü oyunlara başvurur, eğlenceler, şölenler ve çeşitli ödülleri birer afyon gibi kullanır. Kendini Tanrı gibi gören her iktidar bilir, “insan, tanrının oyuncağıdır,” (Platon, 2023: 253). Tiran, gücünü korumak için çevresindeki küçük bir zümreye ayrıcalıklar tanır, bu zümre kendi altındakileri besler, onlar da daha alt tabakalara küçük menfaatler dağıtır. Bu tarz bir piramit yapı sayesinde toplumun geniş bir kesimi mevcut düzenden çıkar sağlar hâle gelir. Kendi küçük ayrıcalıklarını, unvanlarını veya ekonomik çıkarlarını kaybetmek istemeyen binlerce insan, tiranlığın en ateşli savunucusu ve koruyucusu kesilir. Böylece itaat, bireysel bir korku olmaktan çıkıp toplu bir suç ortaklığına dönüşür. Maddî çıkarlar da yetmez, itaatin ahlâkî bir zemine oturtulması gerekir. Devreye din girer. Yöneticiler kendi iradelerini ilahî bir güçle ilişkilendirerek meşrulaştırırlar. Halk artık tirana boyun eğmeyi kutsal bir ödev ve ahlâkî bir sorumluluk olarak görmeye başlar vs. Boétie, günümüzü anlatıyor âdeta. Öyle bir noktaya gelindi ki herkes kendini özgür sanıyor, buna fena inandırılmış, alıştırılmış -hapisteki ile dışarıdaki arasında pek bir fark yok-. Pamuktan iplerle bütün duyu organları bağlanmış modern kölelere özgür olmadıklarını göstermektir zor olan -pamuk, I. Sanayi Devrimi’nin suçlusu-. Önlem almak, mücadele etmek şart, ama nasıl? Karşımızdaki güç, aynı zamanda bilgili-kurnaz, ne yaptığını çok iyi biliyor ve varlığını sürdürebilmek için binlerce uzman zekâyla (metis) pragmatik-araçsal aparatları kullanarak -yapay zekâ meselâ- düşünüp yeni yöntemler geliştiriyor. Aklın (noos-logos) işi her zamankinden daha zor.

Doğası gereği niteliği pek umursamaz demokrasi, oy der, sayılara bakar, bol bol büyü yapar, öyle ya da böyle terbiye edilmek zorunda, yoksa daha nice eli kanlı zalim, tiranlar doğuracak, belli. Eskinin sapmış monarşileri gibi günümüz demokrasileri de büyük oranda sapmış durumda. Nasıl ki Aydınlanmacılar monarşiyi yaylım ateşine tutmuşsa bugün bizler de demokrasiye en sert şekilde yaklaşmalıyız -acı olur ilaç, neşterse acıtır-. Sapmış, çarpık bir demokrasiyi dünyaya pazarlayan Batılı siyasî tüccarlardan başkası değildir. Öyleyse bu meselede ben, sen ya da biz fazla lokal kalıyoruz, öncelikle kendisine çeki düzen vermesi için Batı’nın üzerine gitmeliyiz, çünkü küresel etki gücüne sahip olan o, ağababalık yapan o. Bütün bir insanlık adına, iyilikler güzellikler adına Amerika’yı, Avrupa’yı -zayıf düşmüş olsa da hâlâ siyaset sahnesinde ciddi bir aktördür- her kötülüğün biricik sorumlusu olarak görüp yargılamalıyız, değilse bile bunu yapmalıyız -dolaylı bir “dır” vardır perde gerisinde-. Fakirliğin, açlığın, uyuşturucu bağımlılarının, ahlâkî yıkımların, işkencelerin, ölümlerin, soykırımların, savaşların, hatta doğal afetlerin vs. müsebbibi o. Dünyayı dizayn eden o çünkü. Güç kimdeyse öyle ya da böyle sorumlu odur çünkü.

Hiç şüphesiz, batmamak için devlet gemisi dümenine geçecek kişi ya da onu seçecek kişiler liyakatli olmak zorunda. Aksi durumda batarız. Öyleyse seçme seçilme hak edilmeli, diyeceğiz. Nasıl mı: John Stuart Mill’in “çoğul oy sistemi” (plural voting) devreye sokulabilir. “Mill, eğitimli sınıfın oylarının eğitimsiz sınıfın oyları içinde erimesini engellemek için özel önlemlerin alınması gerektiğine inanır. Bireysel temsiliyet sistemi, eğitimli kesimin, ulusun her tarafındaki birleştirerek kendi tercih ettikleri adayın seçilmesini güvence altına alınmasına olanak verip eğitimsizlerin yönetmesini engelleyecektir. Ama bu, Mill için yeterli değildir. Eğitimli kesimin, sadece sayısal liyakatten çok, daha fazla sözünün geçebilmesi için Mill, profesyonellere ve daha büyük sorumluluk taşıyan diğer sınıflara birden fazla oy hakkın verilmesi gerektiğini savunmuştur.” (-Siyaset Felsefesi Tarihi-, 2022: 821). Çoğul oy fikriyle daha nitelikli bir yönetime kavuşmayı amaçlıyordu Mill. Her yetişkin bireyin siyasette bir şekilde temsil edilmesi gerektiğine inandığı için herkese en az bir oy verilmesi ilkesini korumuş, ancak yüksek eğitim düzeyine sahip olanlara, özellikle üniversite mezunlarına veya entelektüel yeterliliği daha yüksek kabul edilen kişilere ek oy hakkı tanınmasını önermişti. Zihinsel olarak daha donanımlı vatandaşların etkisini artırarak yönetimi cehalet ve popülizme teslim etmemeyi amaçlamıştı. Böylece farklı kesimler, siyasette eşit ağırlıkta olmasa bile dışlanmadan temsil edilecek ve bilgiye dayalı, daha nitelikli bir yönetim şekli ortaya çıkabilecekti. “Tüm kanaatler her zaman hesaplanmaya dâhil edilebilir ve belli bir derecede sayılır; daha fazla ağırlığı hak eden kanaat sahiplerinin oylarına daha yüksek bir derece tahsis edilir. Bu düzenlemede, daha düşük etki dereceleri tahsis edilmiş kişilere yapılmış bir herhangi bir haksızlık yoktur… Sadece aptal biri ve bilhassa belli bir tür aptal, görüşleri ve arzuları onunkinden çok daha fazla dikkate alınmayı hak eden başkalarının varlığını kabul etmekten rahatsızlık duyar.” (Mill, 2024: 144-45) -şehir hayatı Mill’in analojisini haklı çıkarıyor, ustalara güvenmek ve bazı işleri teslim etmek zorundayız, ki sorgusuz sualsiz teslim ederiz de-. Yozlaştırılmış haliyle de olsa İngiltere ve Belçika gibi ülkelerde uygulanmıştı bu sistem, niteliklilerden ziyâde zenginlere-mülkiyet sahiplerine artı oy hakkı verildiği için eleştirilere uğramış, uzun ömürlü olamamıştı. Özellikle İngiltere’de üniversite mezunu olmak, iş yeri ve mülk sahipliği ek oy getiriyordu. Belçika’da da benzeri bir durum söz konusuydu -bu durumda parti kendi üyelerini zenginleştirmeye çalışır, tehlikeli-. Teoride yönetimi daha “bilgili ve nitelikli” seçmenlerle güçlendirmeyi amaçlayan bu fikir, pratikte toplumsal adaleti zedeleyen, zenginlerin gücünü pekiştiren adaletsiz bir yapıya dönüşmüştü -her şeyi kendine yontmada, değiştirip yozlaştırmada ustadır burjuva-. Halbuki uyarıda bulunmuştu Mill: “Geçici bir adım olarak düşünülmedikçe, etki [nüfuz] üstünlüğünün mülkiyet karşılığında verilmesini tamamen kabul edilemez bulduğumu belirtmeliyim. Mülkiyetin bir çeşit test olduğunu inkâr etmiyorum; çoğu ülkede eğitim zenginlikle pek orantılı olmamasına rağmen toplumun daha zengin yarısında, yoksul yarıya göre genel olarak daha iyidir. Ama bu kriter çok kusurludur; insanların yükselmesinde tesadüf liyakatten çok daha fazla rol oynar; ve kimse eğitim alarak muadil bir mevki yükselişini sağlayamaz. Bu nedenler, seçim ayrıcalığının bu temeli her zaman fazlasıyla nahoş olmuştur ve olmaya devam edecektir. Çoğul oyu herhangi bir parasal vasfa bağlamak sadece kendi içinde sakıncalı olmakla kalmayıp aynı zamanda arkasında yatan ilkeye zarar veren ve onun sürekli kullanımını pratik olmaktan çıkaran bir yoldur. Demokrasi, kişisel üstünlüğe karşı bir kıskançlık duymaz; ama doğal ve haklı olarak sadece parasal koşullara dayanan bir üstünlüğe karşı kıskançlık duymaktadır.” (2024, 145). Çoğul oy sistemi, kolaylıkla elden geçirilip güncellenebilir. Kişinin kültürel birikimine -seçme için diploma, makam mevki pek önemli değil-, siyasetle ilgilenip ilgilenmediğine, muhakeme yeteneğine, kolay manipüle edilip edilemeyeceğine vb. bakılabilir -umulur ki partiler, üyelerinin kendini geliştirmesini, kültürlenmesini sağlar-. Bunu belirlemek için sınav yapmak mümkün -sınavı kimin hazırlayacağı mühim-. Her oyu 1 saymak eşitlik adına yapılan bir eşitsizliktir. Alınan puanlara göre oy değerleri belirlenebilir. Oy değerleri arasında uçurum olmamalı tabii. Modern siyaset biliminde ve anayasa hukukunda genellikle bu sistem, “Sınırlı Demokrasi” veya “Nitelikli Demokrasi” ve “Epistokrasi” olarak adlandırılır. Ya seçilecek kişiler. Bu meseleye çok daha fazla kafa yormak şart. Kadimler gibi ben de seçilecek kişilerin erdemli olması gerektiğini düşünüyorum. Kimi bu erdemleri Tevrat’tan, İncil ya da Kur’an’dan edinir, kimi filozoflardan, kimi ise hiç edinmez, edindiyse de sonradan gereksiz görebilir. Malûm, yaşam süresi uzadı, ayrıca öğrenilecek, tecrübe edilecek çok fazla şey var. Seçilme yaşı ileri alınmalı. İnsanların ortalama 50-60 yıl yaşadığı bir dönemde siyaset yapma yaşını 50 olarak belirlemişti Aristo, kendisi ise 62 yaşında ölmüştü. Milletvekili seçilme yaşı 40 ve üzeri olabilir, bakan ve cumhurbaşkanı yaşı ise 50’nin altında olmamalı. İki dönem sınırı bütün seçilmişlere uygulanmalı. Umulur ki yaş almak erdemleri artırırken hırsı azaltır ve bilhassa seçilmiş biri, siyaset alanında güç devşirip daha tüyü bitmemiş yakın akrabalarını meclise sokamaz. Zihni melekeler belli bir yaştan sonra zayıflar, bunama belirtileri görülebilir, dolayısıyla 75 yaşından sonra siyaset yapılmamalı. Şunu da belirtmeliyiz, Eflatun’un “devleti filozof kral(lar) yönetsin” teklifine, geniş tabanlı bir zemin arayışıdır bu, ama öte yandan Antik Yunan’dakine nazaran daha bir gevşemiş mevcut demokratik durumu sınırlandırarak sıkılaştırmak anlamına da gelir. Mill, filozoflar yönetimine yaklaşmayı arzulasa da Eflatun’un eleştirdiği demokrasiden ötesine geçemez. Yine gerçekleşmez ütopya. Peki, böylesi bir uygulama demokrasiyi kurtarır mı, bence kurtarmaz. Belki demokrasiye güveni artırır, demokrasinin ömrünü uzatır biraz daha. Ancak demokrasinin özü tefrikadır, toplumu ferde dek parçalar, fert birey oluverir sonra, birey kendi iç dünyasında parçalanmaya devam eder. “Sömürgeci ahlakî açıdan olduğu gibi sosyal açıdan da mağlup olalım diye toplumumuzu parçalamak ve bireyleri çeşitli grup ve partilere ayırmak ister. Bu durum karşısında biz, seçim politikalarıyla parçalanırız, ayrılığa düşeriz ve bu yolda sahip olduğumuz maddî ve manevî bütün güçlerimizi seferber ederiz.” (Malik Bin Nebi, 2023: 149). Bunun tarihte izlerini sürmek mümkün. Meselâ Amerika demokrasisi, özgürlük söylenceleriyle süslense de sert siyasî çatışmalara, savaşa ev sahipliği yapmıştır. Daha ilk adımlarında -1790’lar- Federalistler ile Demokrat-Cumhuriyetçiler arasındaki mücadele, basın özgürlüğünün kısıtlanmasına, ağır suçlamalara ve yoğun siyasi baskılara yol açmıştır. XIX. yüzyılda kölelik meselesi partiler arasındaki gerilimi artırırken Abraham Lincoln’ün 1860’ta başkan seçilmesiyle Güney eyaletleri Birlik’ten ayrılmış, 1861’de İç Savaş patlak vermiştir. Siyasî ayrışma, yüz binlerce insanın hayatına mal olmuştur. Bu tarihî vaka, demokratik sistemlerin çatışmayı ortadan kaldırmadığını, toplumsal ve siyasal bölünmelerin demokratik kurumlar içinde daha da filizlenip felaketle sonuçlanan savaşlara dönüşebileceğini göstermektedir.

Evet, Eflatun’dan bugüne özü itibariyle aynı kalsa da çeşitlendi demokrasi -her bir yeni ön ad, bir yamadır aslında-, doğrudan temsili demokrasiye şunlar da eklendi: liberal demokrasi, sosyal demokrasi, katılımcı demokrasi, müzakereci demokrasi, çoğunlukçu demokrasi, çoğulcu demokrasi, anayasal demokrasi, yerel demokrasi vs. Günümüz yönetim biçimlerine bakınca şu sonuca varıyoruz: Neredeyse demokrasi ile devlet iç içe geçmiş durumda. Ayrıca çok sayıda yönetim biçimi olması iktidarlar için bir avantaja dönüşmüştür. Kullanılıp yıpratılan bir biçim yerine, kurtuluş müjdesi gibi diğeri getirilir. Yenisi eskisinden pek de farklı değildir, iş görüyor mu görüyor, dolayısıyla bu döngü binlerce yıldır sürmekte. Çünkü halk, genel de yanlışı, tesadüfen ise doğruyu seçmekte: “Kendi kendilerini yönetme alışkanlığından bütünüyle vazgeçmiş insanların, kendilerini yönetecek kişileri seçerken nasıl doğru tercihlerde bulunmayı başarabileceklerini anlamak güçtür. Kimseyi, kölelerden oluşan bir halkın verdiği oylardan özgürlükçü, enerjik ve bilge bir yönetimin çıkabileceğine inandıramazsınız.” (Tocqueville, 2026: 934-35) -Sokratik bir filozof konuşuyor sanki-. Bir toplum, kendi kendini yönetebilen, yani varoluşunu büyük ölçüde gerçekleştirmiş bireylerden oluşsa devlete de ihtiyaç kalmaz, fakat mümkün gözükmeyen bir durumdur bu, bir ütopya.

Aristo, hocasına nazaran demokrasiye daha ılımlı yaklaşsa da kitlelere duyulan güvensizlik onda da mevcuttu. Halk, manipülasyona fazlasıyla açıktır çünkü, cahiller kolay kandırılır çünkü. Ortalama zihni zorlayan halk, devlet vs. gibi büyük yapılar ya da adalet, eşitlik, özgürlük gibi büyük kavramlar en kullanışlı manipülasyon araçları olmuştur. Demokrasiye Antik Yunan gibi maruz kalan modernler de epey kafa yormuştur -Orta Çağ’ın böyle bir derdi yoktu-. Russell, egemenler gözünden bakmaya çalışmış: “Demokrasinin, yöneticilik açısından bir üstünlüğü de sıradan vatandaşın hükümete kendi hükümeti gözüyle bakması sayesinde, bu vatandaşları daha kolay kandırılır hale getirebilmesidir.” (2017, 134). Hannah Arendt daha sert yaklaşmış meseleye: “Kötülüğün ve suçun albenisi, ayaktakımı zihniyeti için yeni bir şey değildir.” (Arendt, 2021: 38). Ayaktakımı ile kimler kastediliyor, onu da belirtelim: “burjuvazi egemenliğinin eski bir yan ürünü olmuş ayaktakımı…” (Arendt, 2021: 69). Eflatun’a göre rüzgâra göre yön değiştiren halk yönetmemeliydi devlet gemisini, yönetecek kişi, yıldızlardan ve rotadan iyi anlayan bir kaptan -filozof- olmalıydı: “Ruhunu kullanmasını bilmeyen bir kimsenin rastgele yaşamaktan ise ruhuna istirahat vermesi ve bu hayatı terk etmesi daha iyidir. Fakat herhangi bir zaruret onu hayatta tutarsa, böyle bir kimsenin serbest yaşamaktan ziyâde tıpkı bir gemide olacağı gibi, düşüncesinin dümenini başka birine, insanları idare etme sanatını bilen bir insana verip, köle olarak yaşaması daha iyidir.” (-Hipparkhos ve Kleitophon- Eflâtun, 1997: 27-28). Mesih beklemek gibi bir şeydi Eflatun’unki de, gerçi çok geçmeden geldi de: İsa, Muhammet, ama Eflatun’un beklentisinin aksine köleleştirmedi, insanları özgürleştirdiler. Sonra yine aynı kaos.

Demokrasiden oligarşiye de geçilebileceğini belirtmişti Aristo -her sistem diğerine gebe kalabilir-: “Demokrasi, yalnızca yeteri kadar ileri götürülmediği zaman değil, aynı zamanda çok fazla ileri götürüldüğü zaman da gücünü yitirir ve sonunda oligarşiye döner.” (2008, 48) -Eflatun gibi (ruhsal uyum) Aristo da itidali etiğinin merkezine yerleştirmiştir-. “Bir şeyin ölçüsünü umursamayıp küçük gemiye büyük yelken, küçük bedene fazla yemek, beceremeyecek kadar büyük yetki vermek gibi durumlarda işler mahvolur. Ölçü aşıldığı için hasta olursunuz, aşırılık kaynaklı adaletsizlik doğar.” (Platon, 2023: 112) -liyakatsizlerin öne çıkarılması liyakatlileri hasta eder, kesin-. “İnsan her şeyin ölçüsüdür,” diyen Protagoras’a karşı bir düzeltme gibi de okunabilir Eflatun’un ölçülülüğü: “Bir şeyin ölçüsünün insan değil tanrı olduğunu düşünüyoruz… Tanrı ölçülü olanı kendisine benzediği için sever.” (2023, 146). Romalı filozof devlet adamları Cicero ve Seneca cumhuriyetten -demokrasi ve aristokrasi de olduğu gibi- diktatörlüğe nasıl kolayca geçildiğini büyük bir üzgünlük ve hayâl kırıklığıyla anlatmışlardı. Aristo, çoğunluğun -tek bir sınıf değildir bu- ortak yararı gözeterek yasalar çerçevesinde yönettiği rejimi politeia olarak adlandırır. Esasında, ortak yarar dese de yarardan pek haz etmez: “Yararlı olan ise kalıcı değil, değişik zamanlarda değişik bir şey yararlı olur.” (2024, 158) -maddî bir yararı değil, en iyiyi, erdemi merkeze almak istiyordu o-. Pratikte demokratik ve oligarşik unsurları dengeleyen orta sınıfın öne çıktığı bu yönetim biçimi -politeia-, birçok yorumcu tarafından “karma anayasal yönetim” veya “anayasal hükümet” olarak adlandırılmıştır. “Orta sınıfın çoğaldığı anayasal yönetim en iyisidir, her iki sınıfın toplamından daha üstün olması ya da en azından birinden daha kalabalık olması halinde kentlerin daha iyi yönetilme olasılıkları artar. Çünkü iki taraftan birisinin yanına gittiği zaman o tarafı ön plana çıkaracaktır ve aşırılıkları engelleyecektir. Bu yüzden orta halli insanların yönetimde görev almaları ve bir miktar zenginlikleri olması iyidir.” (Aristoteles, 2025: 143) -Orta sınıf-karma anayasa, Aristo’nun etiğindeki ölçülülük, itidal vurgusuna denk düşer, kendi de bu sınıftandır-. “Her zaman iki taraf ortada olana güvenir, çünkü ortadaki aracı konumundadır. Anayasa ne kadar karma bir yapıya sahipse o kadar iyidir” (Aristoteles, 2025: 146)-. Aristo’ya göre orta sınıf, zenginler ile yoksullar arasındaki çatışmada dengeleyici bir rol üstlenerek aşırılıkların önüne geçer –”1984” romanı da bu bakış açısını vurgular-. Servetin küçük bir azınlığın elinde toplandığı ve geniş bir mülksüz kitlenin bulunduğu toplumlarda aşırı demokrasi, aşırı oligarşi ya da bunların yol açtığı tiranlık ortaya çıkabilir. Orta sınıfın güçlü olduğu toplumlarda böylesi tehlikeli durumlara daha az rastlanır ve hizip mücadeleleri daha az görülür, dolayısıyla siyasal düzen daha istikrarlı olur. “Oligarşi ve demokrasinin iyi karışımı, bir yandan iki rejime de benzemeli bir yandan ikisine de benzememelidir.” (Aristoteles, 2025: 140). -böylece ak ve kara kendine yakın rengi bulduğunu düşünecektir: gri-. Önerisini havada bırakmaz, her zamanki gibi detaylandırır Aristo. Yasa koyucunun her durumda orta yolu gözeten bir anayasa hazırlaması gerektiğini savunur. Ona göre anayasa ister demokratik ister oligarşik özellikler taşısın, orta sınıfın çıkarlarını dikkate almalıdır. Orta sınıfın iki uç kesimden daha kalabalık ya da en azından onlardan birinden güçlü olduğu toplumlarda anayasa daha istikrarlı olur. Zenginlerle fakirlerin orta sınıfa karşı birleşmeleri hem güçtür hem de gerçekleşse bile ortaya çıkacak en uygun düzen yine orta sınıfın esas alındığı bir anayasa olacaktır. Aristo, aristokratik anayasa kurmak isteyenlerin zenginlere gereğinden fazla ayrıcalık tanıyıp halkı ihmal etmelerini de eleştirir; ona göre zenginlerin iktidar hırsı, halkın iktidar talebinden daha tehlikelidir -şu an o tehlikenin tam göbeğinde can çekişiyor insanlık, eski tip siyasî liderleri arar durumda, çünkü “ceo”lar yönetiyor artık dünyayı, istisnalar kaideyi bozmuyor hâlâ, anlaşılan, devletlerin başına zenginler (burjuva), yani para hırsı hep bela olmuş, daha bir süre daha olacak da-. “Erdemli olmak ve zengin olmak aynı anda olanaklı değildir.” (Platon, 2023: 178). Çünkü zengin, parayı ilk sıraya koymuştur, fakirden hiç mi hiç hoşlanmaz, uzak kaçar, bu onun öz kardeşi bile olsa. Eflatun’a göre para amaç edinilmemelidir: “Para kazanma isteği son sırada yer almalıdır diye defalarca belirttik. İnsan uğraşlarından ilki ruh, ikincisi beden, üçüncüsü para ile ilgili olmalıdır.” (2023, 179). Ölçülülük-itidal vurgusuna rağmen yine de zenginleşmeye kapıları tamamen kapatmaz Aristo, ancak şart koşar: “Zenginleşmek tercih edilebilecek bir şeydir ama bir hainin zenginleşmesi değil.” (2024, 198). Bu öneriye en fazla kendi zengini yaratmayı hak gören iktidarlar kulak vermeli, en azından yapılan yanlışlık topluma daha az zarar verir.

Aristo, büyük devletlerin küçük devletlere göre daha az iç çatışma yaşamasını da güçlü bir orta sınıfa sahip olmalarına bağlar. Küçük devletlerde ise toplumun zenginler ve yoksullar şeklinde iki keskin sınıfa ayrılması daha kolaydır. Özellikle demokratik rejimlerde orta sınıfın kalabalık ve siyasal bakımdan etkili olması, bu yönetimleri oligarşilere kıyasla daha dayanıklı kılar. Orta sınıf desteğinden yoksun bir yoksul çoğunluğun iktidarı ise uzun ömürlü olamaz. “En iyi yasa yapıcıların orta halli insanlar olması da söylediklerimizin doğruluğunu ispatlamaktadır, Solon’un şiirlerinden bunu anlıyoruz,” (Aristoteles, 2025: 144) diyerek tezini destekler. Aristo zenginler ile yoksullar arasındaki uçurum büyüdükçe devletin kaçınılmaz olarak iç savaşa sürükleneceğine inanır, bunun gerçekleşmemesi için kimi yöntemler de önerir: “Doğası itibariyle üstün dediğimiz insanların kendilerine düşenden fazlasını istemelerinin önüne geçmek, alt sınıftakilerinin de bunu elde etmelerini engellemek gerekir. Bunu yapmanın yolu kendilerini baskı altında tutmadan zayıflatmaktan geçer.” (2025, 66). Eflatun ise ölçülülük-itidal adına en zengin ile fakir vatandaş arasındaki servet farkının dört kattan fazla olmasına izin verilmemesini önerir, fakat bilir, bunu sağlamak kolay değildir, durum o denli kötüdür ki geçmişe imrenerek bakar: “O günlerde yasa yapanlar bugünkü kentlerde olduğu gibi eşitliği toprakları yeniden düzenleyerek ve borçları silmekle ve zenginliği eşitlemeye çalışmakla sağlayacaklarını belirttiklerinde bugünkü gibi saldırıya uğramıyordu. Bir yasa koyucu böyle bir değişiklik yapmak istediği zaman ‘ellerini çek’ diye bağırır ve ardından toprakların yeniden düzenlenmesi ve borçların silinmesi konusuna karşı çıkılır, sonunda da yasa koyucunun elinden bir şey gelmez.” (2023, 102). Günümüzde de insanlar benzeri tepkiler vermekte, daha iyi bir düzen için, daha büyük mutluluklar için küçük menfaatlerinden vazgeçmezler, zararı çok geçmeden katmerli olarak yine kendileri görürler. Aristo’ya göre uygulamada demokrasi ve oligarşilerin daha yaygın olmasının nedeni, çoğu kentte orta sınıfın yeterince güçlü olmamasıdır. İktidarı ele geçiren zenginler ya da halk, ortak yararı gözeten bir anayasa hazırlamak yerine kendi çıkarlarını esas alan rejimler kurmaktadır. Bu nedenle orta sınıfa dayanan anayasal yönetim oldukça az görülmektedir.

Ümitsizlik nedeniyle iki bozulmuş sistemi, iki ucu birleştirmeye öneriyor Aristo, hâlbuki aristokrasinin ideal ve en nitelikli yönetim biçimi olduğuna inanmaktaydı -aristokrasi ile geleneksel anlamdaki soyluları kastetmez-: “İyi çoğunluğun yönetimine veya en iyilerin yönetimine aristokrasi, tek kişi yönetimine de krallık dersek, aristokrasi krallıktan daha iyi bir yönetim şeklidir… Ancak burada en iyiler erdem bakımından mutlak en iyilerdir, başka bir en iyiden söz edemeyiz.” (2025, 118-137) -Yunanca “aristos” (en iyi) ve “kratos” (iktidar) kelimelerinden türemiştir aristokrasi kavramı, “en iyilerin yönetimi” anlamına gelir-. Ancak gerçek hayatta saf aristokrasi çok zor gerçekleşir, çünkü “en erdemlileri” belirlemek ve onları sürekli iktidarda tutmak neredeyse imkânsızdır. Öte yandan Aristo’nun bu en iyileri, öyle ya da böyle sömürgeci bir anlayış üzerine kurulur, Antik Yunan’daki sınıfsal yapıdan ayrı düşünülemez. Sömürgeci bir en iyi… çelişkinin dibi. Âdeta bir itirafta bulunur Aristo: “Ülke, vatandaşların beden gücü harcamaksızın yaşamalarını sürdürebilecekleri ancak lüks yaşamayacakları genişlikte olmalıdır… Bir sınıf mülkiyete sahip olmalıdır, vatandaşların geçim sıkıntısı yaşamamaları gerekir. Aşağı sınıfların ya da erdemden nasibini almayanların devlette bir payı olmamalıdır. Daha evvel bundan söz etmiştik, mutluluğun erdemle bir arada olacağını söylemiştik. Bir kent mutlu olacaksa vatandaşlarının erdemiyle mutlu olabilir. Vatandaşlar mülkiyete sahip olmalıdır, çiftçiler, işçiler, köleler ve civarda oturanlarsa barbalardır… Vatandaşlar çiftçi gibi yaşamamalıdır, erdemlerini artıracak kadar rahat ve vatandaşların yapmaları gereken şeyleri yapmaları için de zamanlarının olması gerekir.” (2025, 228-235-234). Aristo’nun erdemli şehrinde sadece seçkin vatandaşlar mutluluğu hak eder, ötekiler, bir nevi bedensel hazlar peşindeki hayvan insanlar mutlu olmayı başaramaz zaten. Geleneksel anlamdaki aristokratlar ya da oligarklar gibi öyle çok fazla toprağa sahibi olmayacak bu en iyiler, lükse teslim olmayacaklar -yoksa ellerindeki konforu kaybederler, bunu bilir Aristo ve sistemi korumaya çalışır-. Birçok sistem, kurucuları tarafından ihlâl edilmiştir, Aristo da ölçülük-itidal fikrini kendi ihlâl etmiş oluyor, ezilenler üzerine bir iyilik-adalet inşa edilemeyeceğin bilmiyor değil elbet. Ruhu da kendi emelleri doğrultusunda yorumluyor: “Ruh iki kısımdan oluşmaktadır, birinci kısımda akıl vardır, diğerinde yoktur; ancak olmayan parça da söz dinlemeye uygundur. İyi adamın iyi olmasını sağlayan erdemler bu aklın olduğu kısımdadır. Bizimle aynı görüşte olanlar için amaç dediğimiz şeyin ruhun hangi kısmına ait olduğunu söylemek çok zor değildir. Çünkü alt tarafta kalan kısım her zaman araçtır.” (2025, 245). Ruhu üç bölüme ayıran hocası Eflatun’a rağmen ikiye ayırıyor Aristo, böylece Frankfurt Okulu’nun kavramsallaştırdığı araçsal akla da kapı aralamış oluyor.

Aristo’ya göre bir siyasî düzendeki en tehlikeli durum, tek bir sınıfın devleti yönetmesidir. Aristokratlar, oligarklar kadar, devrim sonrası devleti sönümlenme süresince proletarya diktatörlüğüne teslim etmek gerektiğini belirten Marks da rahatsız olur bu bakış açısından. Aristo hem yaşamış hem bir şeyler öngörmüştür: “Bazen anayasa demokratik olmamasına karşın uygulama ve gelenekler açısından incelendiğinde demokratik olabilir. Aynı şekilde demokrasi olmasına karşın uygulama ve gelenekler açısından oligarşi olanlar da vardır. Böylesi durumlar çoğu zaman anayasa değişikliğine yol açan devrimlerden sonra ortaya çıkar. İnsanlar eskiden kalan huylarını hemen değiştirmezler, kazandıkları zaferin ucuz kazançları onlara kâfi gelir.” (Aristoteles, 2025: 135). Anlaşılan Marksist “sönümlenme” kavramı da Aristo’dan doğmuş. Aydınlanmacıların geneli gibi, ama farklı açılardan Marks da Antik Yunan’dan beslenmiştir, hiç şüphesiz Antik Yunan felsefesini çok iyi biliyordu. Klasik filoloji eğitimi almış, Yunanca metinler okumuş ve doktora tezini Demokritos ile Epikür üzerine yazmıştı. Eflatun ve özellikle Aristo hakkında derin bilgi sahibiydi. Aristo’ya büyük saygı duymuş, özellikle “Kapital”de onun değişim ve değer üzerine çözümlemelerini övmüş; eksik gördüğü noktaları ise filozofun yaşadığı tarihsel koşullarla açıklamıştı. Eflatun’u da iyi bilmekle birlikte, idealist siyaset anlayışına daha eleştirel yaklaşmıştı. Marks’ın Antik Yunan filozofları arasında en çok değer verdiği isim genel olarak Aristo’dur, sanırım komünizm fikrini de Eflatun’dan ziyâde ondan almıştı. “Dostun malı ortaktır, sözü de doğru, çünkü dostluk ortaklıktır.” (Aristoteles, 2024: 166). Marks, bir dostluk devleti kurmayı mı amaçlıyordu, çünkü “dostluklar eşitlik üzerine kurulur.” (Aristoteles, 2024: 163). Bir gün yeryüzünde böyle bir devlet kurulabilecek mi, hiç sanmıyorum.

Modern devletin izini sürmeye devam edelim. Devlet yönetiminde üç temel unsurun bulunması gerektiğini belirtir Aristo: “Bunlardan birincisi birlikte karar almaktır. Ülke için önemli olan her şey burada konuşulur, ikinci nokta devlet görevlerinin ve yetkilerinin neler olduğu ve kaçar kişiden oluşacakları, yetkilerinin sınırları konularıdır, üçüncüsüyse yargıdır.” (2025, 148). Bu bakış açısı, “denge-denetleme” kavramını geliştiren Polibios (MÖ II. yüzyıl) ve John Locke (XVII. yüzyıl) ile daha bir gelişmiştir. Teoride en üstün gördüğü aristokrasi -istisna halinde krallık- yerine, pratikte “mümkün dünyaların en iyisi” adına çok güçlü bir orta sınıfa dayanan politeiayı tercih eder Aristo, hatta yasayı da bazen yetersiz görür: “İnsanda duygu vardır ama yasada yoktur. Öte yandan insan da ayrıntılar söz konusu olduğu zaman yasadan daha iyi kararlar alabilir.” (2025, 17). Buradaki insan, filozof kral(lar)-yönetici(ler) olmalı. Başka bir yerde insan, kimi açılardan filozof kral(lar) hata yapma potansiyeliyle karşımıza çıkıyor, yasa ise yüceltiliyor: “Yasanın yönetmesini isteyen aslında, tanrının ve aklın yönetmesini istiyor demektir. İnsanın yönetmesini isteyense vahşi hayvanı istiyor demektir. İnsan istekleri ve vahşi hayvan arasında bir ilişki vardır, bu türden duygular en iyi insanları ve yöneticileri de sarsar.” (Aristoteles, 2025: 121) -mevzu din devletidir çünkü-. Eflatun’un filozof kral(lar)ını da eleştirmiş oluyor böylece Aristo. Eflatun’da çözüm, doğru insanı bulup yönetimi ona vermektir: bilen, erdemli, ideaları gören filozof. Aristo ise daha temkinlidir: mesele “doğru insanı bulmak” değil, insanı aşan bir çerçeve kurmaktır, çünkü en iyi insan bile insan kalır, tutkular tamamen ortadan kalkmaz. Ayrıca demokratik bir yapıda da yasayı halktan üstün görür Aristo: “Demokrasinin bir anayasa olduğunu kabul ediyorsak tüm kararların halk tarafından alındığı bir rejimin demokrasi olmadığını söylemeliyiz.” (2025, 134). Aristo’ya göre demokrasi, halkın her kararı doğrudan ve sınırsız biçimde aldığı bir rejim değildir, böyle bir durumda yönetim, ortak akıl ve yasa yerine kalabalığın o anki eğilimlerine bağlı hâle gelir ve bu da düzenli bir anayasa yapısını zayıflatır. Demokrasi ancak yasalar ve kurumsal kurallar içinde, halkın yönetime katıldığı bir sistem olarak anlam kazanır. Karar alma süreci tamamen anlık çoğunluk iradesine bırakıldığında ise ortaya çıkan şey, istikrarlı bir yönetimden çok değişken ve sınırları belirsiz bir güç kullanımına dönüşür.

Eflatun da “Yasalar”da karma anayasal yönetime yakın bir model önermişti: “İki ana devlet şekli vardır. Diğer türlerin buradan doğdukları söylenebilir. Biri monarşi diğeri demokrasidir. Monarşi Perslerde, demokrasi Yunanlarda son noktasına ulaşmıştır. Söylediğim gibi diğerleri bu rejimlerden doğmuştur. Bu durumda özgürlük ve dostluk bilgelikle beraber yer alacaksa iki yönetim şeklinden de bir şeyler alınmalıdır. Bunların olmadığı bir devletin asla düzgün bir şekilde yönetilemeyeceği söylenirse doğru söylenmiş olur.” (Platon, 2023: 115) -bu öneri üzerinden yürümüştü Aristo-. Eflatun, kalıcı bir devlet düzeninin ne Pers İmparatorluğu’ndaki gibi aşırı monarşiye -mutlak otorite- ne de Atina’daki gibi aşırı demokrasiye -sınırsız özgürlük- dayanabileceğini söyler. Perslerin tek adamlığa kayarak halkı köleleştirdiğini ve çöktüğünü, Atinalıların ise kuralsız bir özgürlük anlayışıyla yozlaşıp anarşiye sürüklendiğini belirtir. Ona göre ideal düzen, ancak otorite ile özgürlüğü harmanlayan “karma anayasal” modeli sayesinde kurulabilir. Bu modelin tarihteki en iyi örneği ise Sparta’dır. Gücü yani iktidarı; krallar -monarşi-, ihtiyarlar meclisi -aristokrasi- ve halk denetçileri -demokrasi- arasında paylaştırarak istikrar sağlamıştır Sparta. Eflatun’a göre “en iyi devlet düzeni, tıpkı Kronos çağında, yani altın çağda olduğu gibi, bir tanrının ya da tanrısal varlığın hüküm sürdüğü devlet düzenidir. Tanrısal egemenliğin en yakın taklidiyse yasaların egemenliğidir. Devlet düzeni Sparta ve Girit’teki örnekler gibi bir katışım olmalı ve bilge bir yasa koyucu tarafından şekillendirilmiş bir anayasayı benimsemelidir.” (Leo Strauss, 2022: 103). Görüldüğü üzere asıl olan Tanrı’dır, ötesi taklit. Dahasını söyler Eflatun: “Eğer devletin bir şekilde adlandırılması gerekiyorsa, bu canlılara gerçekten egemen olan tanrının ismiyle adlandırılmalıdır… Tanrısal kentimizin yasa koruyucuları öncelikle dört erdem parçası olan cesaret, bilgelik, ölçülülük ve adalet konularında doğru bir şekilde erdem diye nitelendirdiğimiz şeyin ne olduğunu anlamalarını beklemeliyiz.” (2023, 141) -Augustinus, “Tanrı Devleti” ile Eflatun’u mu selamlamıştı acaba-. Eflatun ve Aristo bazen “Tanrı”, bazen de “tanrılar” ifadesini kullanır, bu durum, filozofların iki farklı düzlemde düşünmeleriyle ilgili. Kültürel bağlamda Antik Yunan çoktanrılı geleneksel din diline sadık kalarak “tanrılar” diyen filozoflar, felsefî sorgulamalarda o tek ve en yüce ilkeye yönelirler -paganizmi tamamen reddetmek öyle çok da kolay değildi, Sokrates’e yaşatılanları tekrar hatırlatalım-. Bu ilke -Tanrı- Eflatun’da İyi İdeası, Aristo’da “Hareketsiz Hareket Ettirici” olarak karşımıza çıkar. Ayrıca Eflatun’a göre, eğer bir insan doğuştan sahip olduğu üstün akıl ve yetenek sayesinde doğruyu eksiksiz kavrayabiliyorsa -peygamber gibi- yasalara ihtiyaç duymadan devleti yönetebilir. Çünkü “yasaların hiçbiri bilgiden daha üstün değildir.” (Platon, 2023: 349). Aklın herhangi bir otoriteye bağlı kalması ya da köle olması doğasına aykırıdır, gerçek akıl özgürce yönetmelidir. Ancak Eflatun, böyle kusursuz bir aklın insanlarda neredeyse hiç bulunmadığını, olsa bile son derece istisnai olduğunu kabul eder. Dolayısıyla ideal yönetici bulunmadığı sürece, devletin yasalar tarafından yönetilmesi en doğru yoldur.

Antik Yunan’ı örnek aldığını iddia eden bugünkü laik-seküler devletler, daha ilk adımda yasanın aristokrat aklını, bir nevi Tanrı’yı ortadan kaldırdı. Melez yapılarda en iyiye, hakikate yer olmaz. Karma anayasal yöntem bize şunu söyler: “Devleti hem zenginler hem halk yönetecek,” bu sorunlu cümleyi, hiç değilse günümüz koşulları açısından tashih etmek zorundayız, “devleti zenginler yönetecek, ama halk yönettiğini sanacak,” karma anayasa bu durumun, yani manipülasyon dinine inanan demagogların iktidara giden yolunu açmıştır. Öyle ki artık karma anayasa sanılan oligarşik yönetim, demokrasi adıyla sunulmakta. Bizde de yer yer dört halife dönemi demokrasiyle ilişkilendirilmekte. “Birçok İslâm düşünürü, İslâm’ın demokrasi ile uzlaşmaz olmadığını savunuyor.” (Amerikan Gizli Belgelerinde Türkiye’de İslamcı Akımlar- 1990, 100). Meselâ dört halife sonrasındaki sistem değişikliğini şöyle eleştirir Malik Bin Nebi: Sıffin sonrası “demokratik hilafet yönetiminin yerine hanedan yönetimi geçirilmiş böylelikle devletle halkın sağduyusu arasında derin bir uçurum oluşmuştur.” (2026, 31). Tam böyle değil tabii, bu bir yorum. Dört Halife Dönemi’nde ne Antik Atina’daki ne de modern dünyamızdaki anlamıyla bir demokrasi vardı. Şûra, biat ve yöneticinin toplumun rızasını gözetmesi gibi uygulamalar, demokrasiyle bazı benzerlikler taşıyordu, lakin kurumsallaşmış ve doğrudan halk egemenliğine dayanan bir siyasal sistem yoktu. Üstelik kişinin biat edebilmesi, yani bir nevi oy kullanabilmesi için Müslüman olması şart. Modernist devletlerde aday Müslüman olabilir en fazla, oyu kullanandan herhangi bir inanç şartı aranmaz. Malik Bin Nebi, başka bir yerde demokrasiyi bir yozlaşma şekli olarak sunar: “Seçim merkezli düşünce zihinlere egemen oldu ve böylece ıslahat hareketi altüst oldu… Partici akımlar doğmuştu ve yücelik ruhu, yükseliş ve uyanış gücü yerini süflî duygulara ve yüzeysel bir çekim kuvvetine bırakmıştı.” (2023, 30-31). Gerçek şu ki particilikle iktidara gelmek, hükümet olmak sistemi değiştirmekten ziyade sürdürmek anlamına gelir. Samimi duygularla yola çıkanlar, hakikat değil de oy üzerinden işleyen sisteme ayak uydurayım derken yozlaşırlar da.

Demagog meselesi mühim. Demagog, Antik Yunanca demagogostan gelmekte. Halk anlamındaki demos ile önder veya yönlendiren anlamındaki agogos kelimesinin birleşmesiyle oluşmuş. Başlangıçta “halk önderi” ya da “halkı yönlendiren kişi” şeklinde olumlu bir anlama sahipti bu kavram, ancak özellikle MÖ V. ve IV. yüzyılda halk desteğini elde etmek için mantığa değil de tutkulara, korkulara ve önyargılara oynayan politikacılar yüzünden olumsuz anlamlar yüklendi ve mantıklı politikalar üretmek yerine kitleleri istismar eden ve gerçekleri çarpıtarak güç devşiren siyasetçileri tanımlamak için kullanılmaya başlandı. Bu kelime ile demokrasi arasında çizgisel bir yozlaşma söz konusu. Günümüz Türkçesindeki “demagog” ve “demagoji” göstergeleri de tamamen bu tarihsel dönüşümün miras bıraktığı olumsuz, yani “laf cambazlığı ve duygu sömürüsüyle kitleleri yanıltma” anlamıyla varlığını sürdürmektedir. Eflatun, demokrasi eleştirilerini retorik -hitabet- sanatı üzerinden de dile getirir. Ona göre retorik ile demokrasi neredeyse tek yumurta ikizi gibidir -propaganda/reklam da demokrasi piçleridir-: “Bir konu hakkında konuşacak hatip gerçek doğruları değil, yargıyı verecek olan çoğunluğun kabul edeceği doğruları, gerçekten güzel ve iyi olanları değil, öyle görünenleri dile getirmelidir. Çünkü [insanlar] gerçeklerle değil, bunlarla ikna olurlar.” (Platon, 2025: 43). Esasında bir mahkeme savunma taktiğidir retorik. “Mahkemelerde hiçbir zaman kimse hakikatlerle ilgilenmez, herkes ikna edici olanlarla ilgilenir.” (Platon, 2025: 62). Bilhassa jüri sisteminin geçerli olduğu ülkelerde retorik hâlâ iş başında. Bu sistemi riskli bularak kabul etmeyenler, ilginç bir şekilde demokrasiyi yüceltiyor. Devleti yönetebilir halk, ama hukuku yönetemez, sonucu çıkıyor bu yaklaşımdan: paradoks.