
Günümüzün ajan, gizli polisleri gibi eskiden de casuslar, hafiyeler vardı. Hoş çağrışımlar yapmayan mesleklerdi bunlar, halk nazırında ispiyonculuktan-jurnalcilikten farksızdı, modernizmle birlikte değerler ve bakış açıları değişti, artık seçkin meslekler arasında yer almaktalar. Gerçek şu ki modernizm cilası parlatır her şeyi.
Doğulu veya Batılı, hiç fark etmez, devletlerin kendi varlığını tehlikede hissettiği dönemlerde, bilhassa yabancı müdahaleleri, yani ajanlık faaliyetlerini engellemek amacıyla hafiyeliğe önem verdiklerini, hafiye sayısını artırdıklarını biliyoruz. Genel bir reflekstir bu -devletten bahsediyorum, türlü bahanelerle diktatörce davranan gelip geçici hükümetlerden değil-. Çoğu cahil ve kolay manipüle edilebilir halkın dış kaynaklı yıkıcı propagandalara maruz kalmasını engellemektir hafiyelikteki temel amaç -devletsiz bir yaşam düşünememiştir eskiler, komünizm ise hâlâ bir ütopya-. Böylesi bir atmosferden halk da etkilenir elbet, korku bu, kara ya da deniz yolu kullanmaz, fısıltıya binip hava yoluyla ulaşır ahaliye. Ayrıca eski devletleri baskıcı ilan edip modern devletlere özgürlük tacı takmak kesinlikle yanlıştır. Asıl “göz altına” almak, ülke büyüklüğünde hapishaneler yaratmak, irili ufaklı kameralarla hemen her yeri ve hareketi dikizlemek dijital zamanların panoptikon huyudur.
İlk başlarda jurnal, hiç de olumsuz anlamlar taşımıyordu, gazete-rapor anlamlarına geliyordu. Muhtemelen Cemil Meriç de bu anlam çerçevesinde kitabına “Jurnal” adını vermişti -Fransızca “Journal” günlük demektir-. Gazete kelimesi nerden çıktı peki. Şöyle: Gazete, İtalyanca “gazzetta”dan gelir, XVI. yüzyılda Venedik’te yayımlanan haber kâğıtlarıyla ilişkili. Genel kanaate göre bu yayınlar, gazeta adı verilen küçük bir Venedik parası karşılığında satılıyormuş, zamanla paranın adı yayının adına dönüşmüş, yakışışmış da, çünkü gazete ticari bir şey, bir yanıyla kirli. Evvel zamandan beri yabancı kelime zokalarını hüp diye yutuyoruz. Hayvanlar bile azıcık koklayıp yoklamadan yeme dokunmaz. Dil bu, öncelikle ruha işler, ruhu-zihni ya yeşertir ya zehirler. Tabii kimi kıpırdanmalar olmuştu Osmanlı aydınlarında da, bir ecnebi dili olan Fransızcanın Türkçeye hücumu tetiklemişti bunu. Saldırıya uğramak zihni açar bazen -diyalektik düşünce için bırakalım birkaç fütürist, Nazi sempatizanı cümle de sızsın metne-. Bâbıâli, ilk başlarda gazete yerine ceride, takvim, rûznâme, mevkûte gibi kelimeler kullanmıştı, fakat Tanzimat ile birlikte Batılılaşma sürecinin hızlanması ve bilinç kaybı yüzünden ister istemez gazete kelimesi yaygınlık kazanmıştı. Para (yalan) ve haber (hakikat) artık bir aradadır -işte bu bir ciddi yozlaşma, anlam ile biçim uyuşmazlığı kakofoni yaratmıştır hep-. Üstelik haberle aynı kökten olan “habîr” de Allah’ın isimlerinden biridir. “Siz ey imana ermiş olanlar! Yoldan çıkmışın biri size bir haber getirirse, muhakemenizi kullanın; yoksa istemeden insanları incitir ve sonra yaptığınızdan pişmanlık duyarsınız.” (Hucurat Suresi, 6). İslamiyet’te, hadis ilmi de haberi, bilgiyi getiren-aktaran üzerinden işler, şahitlik son derece önemlidir. Ayrıca Deccal, insanları aldatan ve hakikati çarpıtan bir tip olarak tasvir edilmiştir. Trollerle dolu bu post-truth çağın kendisi mi Deccal, diye sormadan edemeyeceğiz.
Hafiye, gizli polis, ajan vs.nin yerini -keşke bunlara hiç ihtiyaç olmasa- troller almaya çalışıyor. Bu ucube varlıklar, yani troller yabancı tehlikesinden ziyade yerli tehlikeye karşı kimi lobi-parti faaliyetlerine destek vermesi için bir araya getirilirler -gelirler demiyorum, dikkat-. Bilhassa ülke dahilindeki sömürgeci güçlerin konforunu bozan her türlü oluşum, yerli tehlike olarak görülür ve adlandırılır. Bir yerde demokrasi varsa en kalitelisinden yalan haber, manipülasyon, trollemek, dolayısıyla bölünüp parçalanmak var demektir -millet olmak masaldan bir şeye dönüşür-; çünkü bir parti için artık asıl düşman, iktidara gelmek isteyen öteki partilerdir, bir şirket için öteki şirket, birey için öteki birey vs. Demokrasi budur işte, liberalizm ise sosu. Abarttığım sanılmasın. Sert çatışmalardan iç savaşa uzanan Amerikan demokrasi tarihi çok daha kanlı şeyler söyler bize. Dünya savaşları da öyle. Çoğu zaman savaştan beslenmiştir modern iktidarlar, ölümü bir manipülasyon aracına dönüştürmüşlerdir. Herbert Spencer ve Darwin yasaları yürürlüktedir çünkü, üstelik modern insan bu orman kanunlarına yüksek sesle itiraz etmemiştir. Daha evvel orman kanunları yok muydu, vardı elbet, ama ekseriyet sarayda uygulanmıştı. Bilindiği üzere tarihin her döneminde iktidar denilen şey, saray -Beyaz Saray mesela-, lüks hayat ve mutlak güç olarak görülmüş, arzulanmıştır hep. Taht için evlat ve kardeş katli bile gerçekleşmiştir. Boşuna değildir “saray entrikaları” sözü.
Demokrasilerin yükselişe geçtiği yüzyıllarda ilk gazeteler trol hizmeti verdi, sonra radyo ve televizyon katıldı buna, ardından internet. En fecisi de internetti. Seçimler ve oy yüzünden gazete, radyo, televizyon ve internet gibi birçok trol ağına birden maruz kalmakta günümüz insanı. Korkunç. Kralların halk tarafından seçilme gibi bir derdi yoktu. Dolayısıyla günümüz iktidarlarına nazaran krallar halka daha az yalan söylüyor ve halkı daha az manipüle ediyordu. Halk, görece önemli hale geldikçe daha çok yalana maruz kaldı ve kandırıldı. Süs ve makyajla yalan, yalın hakikatten daha çekici hale getirildi. Yalanın gerçek yüzünü göstermek zordur insanlara, palyaçolar sevimli görünmüştür hep -korku ve gerilim filmleri istisna-. Burada tekrarlayalım, Max Weber, dünyanın büyüsü bozuldu demişti, günümüz ortamını, hele de şu yapay zekâyı görse yanıldığını itiraf ederdi kesinlikle, bilim-teknoloji her an yeni büyüler yapmaya devam ediyor -her popüler şey gibi demokrasi de bir büyü şeklidir-. Ayrıca yalanın sahibi harbi insanlar olmadığı içi kolay kolay itiraf gelmez. Yalanı güçlüye karşı zayıflar söyler, asla bir kral bir köleye yalan söylemez, buna hiç mi hiç gerek duymaz. Açık, modern demokrasilerde siyasilerin, liderlerin ekseriyeti yalan ve manipülasyonlarla iş gördükleri için -sistem bunu zorunlu kılar- zayıf ve geçicidirler, ortaya bir karakter koyamazlar çünkü. 30-40 yıl evvelki bir siyasi figür, kendisiyle aynı yıllarda yaşamış bir yazar, şair, düşünür ya da herhangi bir sinema oyuncusu kadar bile hatırlanmaz. Dünkü bakan bugün unutuluvermiştir. O denli geçici. Dünya genelinde siyaset, büyük ölçüde sahicilik zemini kaybetmiştir.
Trol deyip durduk, bir de trolün kökenine bakalım. Bizim büyük düşünürlerimiz (!) gibi etimoloji üzerinden çakma, çarpık felsefe yapacak değilim, ama bilirim ki köken bilgisi bize kelimenin özüne dair ipuçları verir-: İskandinav mitolojisinde “troll”, doğaüstü, tehlikeli varlıkları ifade eder. Trollerin bazısı devasa ve korkutucudur, bazısı ise türlü kurnazlıklarla insanları aldatır. İngilizcede ise “troll”, yem atıp karşı tarafın yeme gelmesini beklemek anlamında kullanılır. Zokayı yutan balığa sorsanız, o da “insan canavarca beni avladı” der, fakat bu durum, insanın insanı avlaması kadar iç acıtıcı değil tabii. Para karşılığı trol olan biri, peşinen insanlıktan çıkmayı, canavarlığı kabul etmiş demektir.
Yalan ve manipülasyon dinine mensup internet trollerinin birçok çeşidi bulunmakta. En masumları bireysel takılanlarıdır. Bunlar birilerini öfkelendirmekten, ciddi tartışmaları anlamsız çekişmelere sürüklemekten haz alırlar -psikopatça- vs. Asıl tehlikelisi siyasi olanlarıdır. Bunlarsa siyasi görüşleri yönlendirmek, gündemi değiştirmek, bir partiyi yüceltirken ötekini yerin dibine geçirmekle görevlidirler. Önlerindeki programa harfiyen uyarlar. Bir merkezden-ofisten yönlendirilen çok sayıda hesaba sahip bu kişiler -kimisi otomatik-, eş zamanlı hareket ederek eylemlerini gerçekleştirirler ve bu eylemleri halk tepkisi gibi göstermeye çalışırlar. Troller ordusu diyorlar bunlara. Yecüc Mecüc gibi bir ordu. Bir psikopatı, bir katili, bir hırsızı, bir misyoneri devletin başına geçirebilecek kadar organize olmuş bir ordu. Bunlar, bazen ciddi, bazen bilgece, bazen ironik dil kullanırlar. Çok kimlikli oldukları için -sahte hesapları kast ediyorum- bir yapay zekâ kadar kişiliksizdirler, zaten hesapların ekseriyeti yapay zekâ tarafından yönetilir. Parayla çalışan birer motordurlar -fabrika üretimi-, parayı basan biner onlara. Bir kısmını tanırız ekranlardan, gazete köşelerinden ya da sosyal medya hesaplarından. Güveniriz çoğu kez onlara, çünkü içimize dek sızmışlardır. Dedik ya, en tehlikelisidir bunlar, bizden görünüp nifak tohumu ekerler her yanımıza. Kavgalar, savaşlar, ırk ve mezhep ayrılıkları hep bu tohumlar yüzünden.
Birçok alan gibi edebiyat açısından da durum pek farklı değil. Tabii siyaset, din, ekonomi kadar mühim bir alan olarak görülmez edebiyat, her devrim-depremi gibi dipten hissettirmeden gelir çünkü. Dolayısıyla edebiyat için birkaç tabur trol -yazardır bunların bir kısmı- yeter sanılır. Yani pasta oranında trol. Bilmezler ki pastayla ilgilenmez edebiyat, ruha-zihne odaklanmıştır.
Troller, bir yandaşlarını mı ünlü edecekler, yergi dili birdenbire övgü diline dönüşür. Sünepe bir romantik de olsa o kişi, memleketin en büyük, en deha, en ahlâklı, en sevgi dolu, en karizmatik kişisi ilan edilir. Hakkında yazılar kaleme alınır, tv programlarına çıkarılır, sürmanşet röportajlar yapılır onunla. Birkaç ödülle onurlandırırlar sonra –“Masal” gibi-. Onu okumayana cahil derler, hemen okunmalıdır o, ondan cümleler-mısralar paylaşılmalıdır. Yoksa bu vasatlıkta kültürsüz sayılır, gündem dışı kalırsın. Mümkünse gündem dışı kal, gündemi sen belirlemiyorsun çünkü, bu devirde gündem dışı kalmaktan daha protest, daha yüce ve kalıcı bir şey olamaz bizce.