Bâbıâliyi bilmeyenler sanır ki bütün nitelikli yazarlar fildişi kulelerde, yani konak ya da şato gibi lüks yapılarda yaşar ve düşünmekten başka bir iş yapmaz. Hatta katipleri vardır bu yazarların kalemi ellerine almalarına, klavyenin başına geçmelerine gerek kalmaz. Aristo’nun Tanrı’sı ancak böyle bahtlı olabilir ya da geçinmek için çalışmaya ihtiyaç duymayan biri -eskiden aristokratlardı bunlar-. Burjuva mı, hayır kültür-sanat üretmez burjuva, alıp satar yalnızca.
Fildişi kuleye çekilmek pek az yazara nasip olmuştur -nasip, lafın gelimi, yoksa sömürgeci konfora nasip diyemeyiz-, fakir doğduysan fildişi kuleye çekilmen zor, çekilebilmen için ya popüler olacaksın -kokuşmaktır bu- ya da büyük paralar veren uluslararası bir ödül alacaksın -ödün vermek anlamına gelir bu-. İlkinde okur ve yayınevi, ikincisinde ödülü veren lobi rahat bırakmaz seni. Haz ver, itaat et bize, nasıl var ettiysek yok ederiz seni der dururlar. Dolayısıyla huzur aradığın fildişi kule iğneye dönüşüp her fırsatta batar sana.
Bize değil fildişi kule (tour d’ivoire), Batılı yazar tipine daha uygun düşmekte. Zaten onlar tarafından üretilmiş bu kavram, çünkü dişleri için filleri katledenler onlar. Kule, Doğu medeniyetlerinden izler taşısa da Batı’yı sembolize eder daha ziyade, dinî-siyasî iktidar, kibir göstergesidir, göğe-ufka bakan gözdür vs. Meşhur Babil Kulesi anlatısı nedeniyle olumsuz çağrışımlar da taşır bünyesinde. Antik dünya, Tanrıları-Tanrı’yı gökte birer yıldız olarak bilirlerdi -güneş de bir yıldızdır-. Onlara yakın olmak için kendilerini dağlara vururlardı, kuleler dikerlerdi. Bu inanışı kiliselerdeki çan kuleleri de değiştirebilmiş değil, çünkü tarih her daim kendini dayatır, hatırlatır. Kız Kulesi ve Galata Kulesi için romantik şiirler yazılmasına bakmayın, iki kule de tamamen pragmatik amaçlarla inşa edilmiştir. Ticaridir. Ticareti ve tüccarı küçümsese de çoğu kadim medeniyet-din, onlardan tamamen uzak duramamıştır. Bunun için kilise tarihine bakmak yeterli. Fakat gerçek manada Tek Tanrı inanışı, bütün böylesi kuleleri yıkmıştır. Kapitalizm ise yıkılan bu kulelerin yerine gökdelenler dikmiştir.
Yazarın somut bir kuleye ihtiyacı var mı? Bence yok, hatta mümkünse yazarlar, kendilerini intihara sürükleyebilecek kasvetli bir kuledense -çünkü gerilim hattındadırlar çoğu zaman- ölümü hatırlatacak kara yere yakın, halk içre yapılarda oturmalılar. İnsanı adam eder ölüm düşüncesi; aç gözlülüğü, hırsı, hırsızlığı hizaya çeker. İntiharı bile engeller ölüm düşüncesi. Evet kinik etki ile konfor hususunda daha radikal davrananlar da var tabii, meselâ Diyojen bir küpte-fıçıda yaşamış, siktir çekmişti İskender’e ve onun bütün bir saltanatına. Ahmet Yesevi ise 63 yaşına geldiğinde “Hz. Peygamber, bu yaşta vefat etti, bu yaştan itibaren ay’ı, güneşi görmedi” diyerek tekkesinin avlusuna mezar kadar dar bir hücre kazmış, vefatına dek bu hücrede ibadetle meşgul olmuştu. “Eyâ dostlar kulak salıng oyduğuma/Ne sebebdin altmış üçde kirdim yirge/Mi’râc üzre hak Mustafa ruhum kördi/Ol sebebdin altmış üçde kirdim yirge.” (Ahmet Yesevi) -demek ki bir tek gökten değil, yerin altından, topraktan da gelebilirmiş ilham-. Miraçta görülen bir ruhun yerin altına girmesi son derece manidar.
Modern dünyada her şeyden el etek çekmek, yani kendi içine kapanmak öyle çok da kolay değil -kimin umurunda fildişi kule, bütün kuytu köşeler bile kapılmıştır-. Kira, faturalar, açlık vs. bir bir gelip dürter seni, düşünmek senin neyine der, haddini aşmayacaksın, yoksa nice yazar gibi sonun sürgün, hapis ya da ölüm olur, senin yerine düşünen çok fedakâr siyasî liderler-bilgeler (!) var der, Amerikalı-Avrupalı büyük filozoflar var der. Tartışamayacak kadar yorgunsundur, uykusuz, sabah erkenden işe gideceksindir, küresel sistem bunu dayatır, dolayısıyla ağız dolusu susarsın.
Üstelik 65’inden önce emekli de olamazsın, olsan bile geçinemediğin için ölene dek çalışmak zorundasındır. Eeee dinlenmek-düşünmek mezara, fildişi kule ise onlara kalır.