Edebiyat – Düşünce Topluluğu

ZAFER ACAR: BİR SUÇTAN BİRKAÇ DEFA YARGILANMAK

•

•

Masumiyet hiç insanî değil, meleklere has bir şey. Zaten her Müslüman bilir ki hiçbir şekilde kusur isnat edilemez Tanrı’ya, lâyık olabilmek, dahası yaklaşabilmek için mümkün mertebe en az kusuru hedeflemek gerek, özdeşlik ilkesi üzerine kurulan fenafillah fikri biraz da buradan doğmuştur. Hedef mühim, istikamet belirler size. Hedefiniz ne ise siz osunuzdur.   

Bir dinî veya siyasî liderin eleştirilememesi ona Tanrısallık atfedip onu putlaştırmaktan başka anlama gelmez. Bu, çok tanıdık bir mesele, büyülü bir tehlike. Öyle ki böylesi putlaştırmalara savaş açanlar bile, kendilerinin putlaşmasını engelleyememiş, hatta kimisi memnuniyetle karşılamıştır. İnsanda putlaşma temayülü doğurabilir büyük başarılar. Tarih böylesi örneklerle dolu. Firavunlar, Nemrutlar ya da Sezarlar kendi toplumları açısından başarılı adamlardı, önce kahraman, sonra Tanrı ilan edildiler, bu adamların soyları ise tanrısallaştırıldı -bazen yüceltir yabancılaşma, bazen ise alçaltır muhatabını-. Kimi dinlere göre melekler, hatta tanrılar bile hata yapabilir, dolayısıyla tek Tanrı’ya değil de çok tanrıya inananlar hatayı en başından yapmış ve kabul etmişlerdir. Antik dünyanın insan kılıklı tanrıları ve Tepegöz (Polyphemos) gibi tanrıların çocukları da pis bir nefis taşır, Hıristiyanlıktaki Lucifer de böyle. Tanrıların, meleklerin dahi suça karıştığı, şeytanlaşabildiği dine mensup toplumlardan dünya adına iyilikler beklemek manasızdır. Antik Yunan’ın Sokrates, Eflatun ve Aristo gibi büyük düşünürleri, böylesi çarpık bir dinî geleneği reddederek var oluşlarını gerçekleştirebilmişlerdir.

Hata yapıp sonrasında pişmanlık duyan peygamberler hepimizin malumu. İslam geleneğine göre ismet sıfatına sahiptir peygamberler, dolayısıyla günah işleyemezler, girişimde bile bulunmayı akıllarından geçirseler, bu düşünceleri Allah tarafından engellenir; fakat Kur’an-ı Kerim’de bazı peygamberlerin yanılıp hatalı davranışlar sergilediklerine dair ayetler bulunmakta. Bu tercihler, günah olarak değerlendirilmemiş, zelle (sürçme-yanılma) veya terk-i evlâ (daha uygun olanı bırakma) kavramlarıyla açıklanmıştır. Hz. Âdem’in yasak ağaca yaklaşması (Bakara Suresi, 35-3/Tâhâ Suresi, 115-122); Hz. Nuh’un inanmayan oğlunu kurtarmak için dua etmesi (Hûd Suresi, 45-47); Hz. Yunus’un kavmini terk edip gitmesi (Enbiyâ Suresi, 87-88/Sâffât Suresi, 139-148); Hz. Musa’nın bir Mısırlıyı öldürmesi (Kasas Suresi, 15-16); Hz. Dâvûd’un taraflardan sadece birini dinleyerek hüküm vermesi (Sâd Suresi, 21-25) ve Hz. Muhammed’in görme engelli birine yüzünü ekşitmesi nedeniyle Abese suresinin (1-10) inmesi, ayrıca Bedir esirleri konusundaki tercihinin uyarılması (Enfâl Suresi, 67-68) gibi vakalar Kur’an’da dile getirilmiştir. Tabii, bu vakaların hepsini aynı kefeye koymaz Kur’an, vahye muhatap olsalar da beşerdir peygamberler, İsa gibi tanrılaştırılmamalıdırlar imasında da bulunur ve nüansın ne denli mühim olduğunu hatırlatır bizlere. Ayetlerde bildirilen hataların bir kısmını hemen hepimiz bir gün içerisinde tekrarlayıp dururuz. Hassasiyetimizi kaybettik çünkü. Bari büyük hatalardan uzak duralım. Biliyoruz ki, peygamberler vahye muhatap olmadan önce de yalan söylememiş, kimseyi dolandırmamışlardır -banka, borsa, fon, holding filan yoktu o dönemde-, faize ve tefeciliğe yaklaşmamışlardır, yetim öksüz hakkı yememişlerdir, makam mevki için tiranların önünde eğilmemiş, onlarla uzlaşma yoluna girmemişlerdir. Vahye muhatap olup devlet kurduklarında ise tiranlaşmamış, bedeni çürütüp ruhu kurtlandıran konfor tuzağına düşmemişlerdir, zalimlere karşı inananları kollamışlardır hep, tatlı dilli dalkavuklara yüz vermemişlerdir, soy sop kayırmayıp liyakate göre görev dağılımı yapmışlardır -Tanrı’ya ve yapılan işe layık olmaktı liyakat-, popülizme kaymamış, hafif meşrep kadın ve erkeklerle iş tutmamışlardır… Ütopya değil bu, tarihî bir gerçek.  

Aşıldı laiklik, seküler bir dünyada yaşıyoruz artık. Ne demek bu. Eylemlerimizden dolayı herhangi bir Tanrı’ya hesap verme zorunluluğumuz yok. Yasalara, kurallara uygun yaşadıktan sonra sorun yok. Suç işlediniz diye suçlu sayılmazsınız, öncelikle yakalanmanız gerek, yakalandınız diyelim, sanık diye anılırsınız -hoş-, ancak yargılanıp suçunuz ispatlandıktan sonra suçlu sayılırsınız. Bu ise çoğu kez yıllar sürer. Tanrısal yasa için suçu işlediğin an suçlusundur, günahkârsındır. Hüküm anında verilir. İnançlıysan ne Tanrı’dan ne de vicdanından kaçabilirsin. Gün gibi ortada, tek boyutlu seküler dünya yozlaştırmıştır insanı. Bu yozlaşmadan hemen her din ve ideoloji etkilenmiştir. Genel geçer beklentinin aksine din adamları ve kadınları, yani rahipler rahibeler, şeyhler mollalar, hacılar hocalar, tesettürlüler leçekliler de hata yapar, günah işler. Bir farkla tabii. Seküler biri hata yaptığında bir defa yargılanırken dindar ya da etik değerlere sahip herhangi bir ideolojiye mensup biri en az üç defa yargılanır. Bunu inanç ve dava adamı libası giyerek kişinin kendisi tercih etmiştir. Diyelim ki, bir sosyalist ya da bir dindar usulsüz yollarla mal varlığını artırdı ve yakalandı -son zamanlarda gündem bu tarz haberlerle çalkalanıyor-, önce sistem tarafından, sonra din ya da ideoloji tarafından yargılanırlar. Süreç böyle kalmaz tabii, tarih de bu yargılama işine katılır. Din ve ideoloji muhatabından özen, karakter ve duruş bekler, laik-seküler sistem için bunların önemi yoktur, vatandaş itaat etsin yeter. Dolayısıyla hacı hocanın yüz kızartıcı suç işlemesiyle snop-bohem birinin işlemesini aynı kefeye koymaz halk, haklıdır da. Meselâ ramazan ayında gündüz vakti bardan çıkan birinin mi yoksa camiden çıkan birinin mi sigara içmesi daha rahatsızlık vericidir. Cübbeyi giyip takkeyi taktıysan gereğini yapacaksın. Başörtüsü ile mini etek ya da hırsızlık bir araya gelmez. Gelirse kakofoni olur, yuhalanırsın. Hele bir de siyasî arenada boy gösteriyorsanız, temsilî yanınız varsa, rol modelseniz çok daha tutarlı olmak zorundasınızdır. Aksi halde sonuçlara katlanırsınız. Halk ve devletin ödülü de cezası da büyük olur.

Ayrıca günahkârları ümitsizliğe düşmekten alıkoyan şu hadis-i şerife bel bağlayıp günah seviciliği yapmak, “günah hakkı”ndan bahsetmek düpedüz ahmaklıktır -ancak romantik şiirlerde bu tarz duygu sıçramalarına rastlanır-: “Canım elinde bulunan Allah’a yemin ederim ki, siz hiç günah işlememiş olsaydınız, Allah sizi giderir; yerinize günah işleyen, ardından Allah’tan bağışlanma dileyen bir topluluk getirirdi ve Allah da onları bağışlardı.” Hadiste Tanrı’ya ortak koşun, adam öldürün, hırsızlık-yolsuzluk yapın… sonra tövbe edin, yoksa helak olursunuz demiyor, hem de kesinlikle demiyor. Sen günahtan ne kadar korunmaya çalışırsan çalış günah işlemekten kurtulamazsın, peygamber değilsin çünkü. Elbette insan günahkâr doğmadı, ancak günaha gebe bir nefisle, büyük bir istençle doğdu, -et ve kemik şart- yoksa tutunamazdı soyutu dışlayan bu somut dünyaya, kalın halatlarla değil de pamuktan ipliklerle tutunmayı denersek özgürleşip güzelleşiriz.