Alacağı olmayan Süleyman Efendi’ye selam ederim
Cızırtılı bir prangayı andıran Orhan’ın ölümüne
Kılığı müsait görünen sapsarı yağmurlar altında
Nilgün’e selam ederim
Şehir kıskanırdı seni geceleri
Mücevher sandığı yoktu güzelliğinden başka
Kalın puntolarla yazmıştı adını gazeteler
Pörsümüş bir tülbenti varmış üstünde öldüğünde
Hiç söylenmemiş asırlık sözler söylenmeli
Durulanmış, nurlanmış, iri laflar etmeliyiz
Çiğnenen postallar üstünde
Dilimde bir pelesenk, ayrılık olmasaydı
Beni yirmi yaşımdaki şuurumla gönderdiler
toprağın rengarenk tenine
Bana bir işaret gönder kamerden
Şemse selam söyle
İcabet eyle aydınlığa ey sevgili
Kafasını gömmüş karanlığın selefine selam söyle
İntihar etmiş saatlere selam söyle ben çok küçükken
Hikmetine selam söyle öldürmeyen kaderin
Yeniden icabet et aya
Uzattığın ellerinle berata
Cellatlara selam söyle işaret veren kurtuluşa
Cibril’e selam söyle
Emin eyle ölümden ve gülümse son çile günümüzde
Fakir bedeviye selam söyle taşlanan
Çöllere selam söyle arşı doğuran bir sürgünde
Sesine selam söyle dağları inleten
Sonra karanlığı sessizce yaran
Nemli ellerini kapatmış ebabillere
Kendimi buldum, kırk yılın karanlığında gözümde kin
Başında dönüyorken koca bir canavar
Kör güzelliğin sonunda beni de alacaklar
Hangi rengini çaldılar gökyüzünden
El değmemiş rüzgarlar fısıldarken bir sabah
Islıklar çığıldıyor uzaktan
Gözlerini emanet ettiğim asırlara selam ederim şimdi
İmkansızdır ellerini tutmak kıyamda
Zamane kuytulara selam ederim
Beni sana kavuşturmayan
Kaderime selam ederim
Postallar çiğnemiştir gökyüzünün rengini
Kapkara taşlara uzanıyor ellerim kimseler yokken
Tırmalayan rüzgarlarına karşı, el değmemiş saçlarının
Kapkara parmak uçlarına selam ederim onca düşmanın
Seni benden alan
Seherlere selam ederim
Meryem’e selam ederim
Asırları doğuran sürgünlere selam ederim
Ben seni ararım, gökyüzü seni benden aldı
Kavuşmamız kan pıhtısı bir vuslata kaldı